BUGONIA (2025): “Yorgos Lanthimos’un Paranoya Labirenti” / YAŞAM KAYA

Yorgos Lanthimos’un sinema evreni, her zaman bir tür distopik ayna gibi işlev görür; izleyiciyi kendi absürtlüğümüzle yüzleşmeye zorlar. Son filmi Bugonia ile bu geleneği, beklenmedik bir şekilde bilim kurgu sosuna batırarak sürdürüyor. 2025 Venedik Film Festivali’nde prömiyerini yapan ve Ekim sonunda, bu hafta vizyona giren film, Kore yapımı Save the Green Planet!‘in (2003) cesur bir yeniden çevrimi. Lanthimos, bu malzemeyi eline aldığında, her zamanki gibi toplumsal yaraları kaşıyor: Komplo teorileri, kurumsal açgözlülük, yalnızlık ve insanlığın kendi sonunu getirme tutkusu. Ama bu kez, hikaye bir bodrum katında geçen bir rehine draması olarak şekilleniyor; iki kuzen, güçlü bir ilaç şirketi CEO’sunu kaçırıyor, çünkü ona göre kadın bir uzaylı ve gezegeni yok etmekle görevli. Jesse Plemons’un canlandırdığı Teddy, arıcılık yapan paranoyak bir komplo teorisyeni; Emma Stone’un Michelle’i ise, soğuk ve hesaplı bir iş kadını. Üç gün süren bir sorgu süreci, ay tutulmasının gölgesinde ilerliyor ve izleyiciyi, gerçeklik ile yanılsamanın ince çizgisinde tutuyor.

Yorgos’un yönetmenliği, Bugonia‘yı bir kara mizah şölenine dönüştürüyor, ama bu seferki absürtlük daha kontrollü, daha odaklı. Genellikle filmlerinde gördüğümüz yapay diyaloglar ve donuk ifadeler burada biraz törpülenmiş; senaryo yazarı Will Tracy’nin etkisiyle, konuşmalar daha doğal akıyor. Bu, Lanthimos’un imzası olan “yabancılaşma”yı yumuşatıyor gibi görünebilir, ama tam tersine, filmi daha insani ve dolayısıyla daha rahatsız edici kılıyor. Hikaye, Teddy ve kuzeni Don’un (Aidan Delbis) dağınık, tozlu eviyle Michelle’in steril modernist malikânesinin keskin kontrastını kullanarak başlıyor. Bu ikilik, sınıf farklarını ve zihinsel uçurumları simgeliyor. Lanthimos, sorgu sahnelerini Dreyer’in Joan of Arc Tutkusu filminden esinlenerek çekmiş; düşük açılarla Teddy’yi yargıç gibi, yüksek açılarla Michelle’i mağdur gibi gösteriyor. Mizah, sözlü düellolarda gizli: Teddy’nin uzun tiradları, Michelle’in pasif-agresif yanıtlarıyla çarpışıyor ve izleyiciyi gülmekle ürpermek arasında sıkıştırıyor. Ancak film, iki saatlik süresini doldururken yer yer tökezliyor; bazı sahneler, temaları fazla didaktik bir şekilde uzatıyor ve gerilimi sulandırıyor.

Temalar açısından Bugonia, Lanthimos’un en öfkeli filmlerinden biri. Komplo teorileri, pandemi sonrası dünyanın yarattığı güvensizliği yansıtıyor: Teddy’nin Andromedalı uzaylılar hakkındaki saplantısı, aslında büyük ilaç şirketlerinin zehir saçtığı bir dünyaya karşı bir isyan. Arılar üzerinden çevre felaketi, opioid krizleri üzerinden kurumsal ihanet ve kırsal hayatın erozyonu, filmin omurgasını oluşturuyor. Ama asıl vurucu olan, “gerçek canavar kim?” sorusu. Michelle mi yoksa Teddy mi? İnsanlık mı yoksa kendi yarattığımız sistemler mi? Lanthimos, Freudcu bir psikoseksüel katman ekleyerek, “zihinsel takıntılardan arınma”yı bir metafor haline getiriyor; kahramanlar, ruhsal kirlerini temizlemeye çalışırken, aslında kendi egoizmle yüzleşiyor. Film, insanlığın evrimsel tembelliğini eleştiriyor: Değişime direniyoruz, çünkü korkuyoruz. Bu nihilist bakış, Poor Thingsteki iyimserlikten uzak; burada umut, bir ay tutulmasında kayboluyor. Yine de, Lanthimos’un Yunan dışından Amerikan rüyasına bakış açısı, filmi taze tutuyor – bir tür kültürel antropoloji dersi gibi.

Oyuncular, Bugonia‘nın en parlak yanı. Jesse Plemons, Teddy rolünde adeta bir patlama yaratıyor; terli, kirli ve saplantılı bir figür olarak, yüz kaslarını öyle ustalıkla kullanıyor ki, her tik her kaş çatma bir hikaye anlatıyor. Kinds of Kindnesstaki rolünden daha derin, daha patolojik; Al Pacino’nun Dog Day Afternoondaki çaresizliğini anımsatan bir çöküşü var. Plemons, komplo teorisyeninin trajikomik yalnızlığını öyle içten taşıyor ki, ondan nefret etmekle empati kurmak arasında gidip geliyorsunuz. Emma Stone ise, dördüncü Lanthimos filmiyle (öncekiler The Favourite, Poor Things ve Kinds of Kindness) tam bir simbiotik ilişki kurmuş. Michelle’i kel kafalı, animevari büyük gözlü bir “kız patron” olarak oynuyor; kurumsal jargonunu pasif-agresif bir silah gibi kullanıyor. Stone’un gücü, rolün ikircikli doğasında yatıyor: Michelle, uzaylı mı yoksa sadece bir kapitalist mi? Oyuncu, bu belirsizliği, inkar ve manipülasyon katmanlarıyla dolduruyor – The Cursetaki gibi, burada da etik bir girdaba sürükleniyor. Aidan Delbis, otizmli bir oyuncu olarak Don’u canlandırıyor ve filmin duygusal çekirdeğini sağlıyor; saf, korunmasız hali, diğer ikilinin kaosunda bir sığınak gibi. Destekleyici rollerde Alicia Silverstone (Teddy’nin komadaki annesi) ve Stavros Halkias (ahmak bir şerif) kısa ama vurucu dokunuşlar ekliyor.

Teknik tarafta, Robbie Ryan’ın görüntü yönetimi, filmin ruhunu yakalıyor. Bodrum sahneleri, cehennemvari bir aydınlatmayla – loş gölgeler ve keskin spotlar – çekilmiş; ev istilası sekansları, Tati’nin absürt mizahını andıran ironik bir mesafeyle izleniyor. Film, Super 35 ve VistaVision formatlarında çekilmiş, bu da dar mekanları geniş bir tuvale yayıyor. Ses tasarımı, vücut korkularını (kan, şarapnel, işkence) abartılı bir şekilde vurguluyor; yeşil gün ışığı “Basket Case”i çalarkenki sahne, kara mizahın zirvesi. Müzik ise, şişkin yaylılarla gerilimi pompalıyor, ama finaldeki Marlene Dietrich needle-drop’ı – “Where Have All the Flowers Gone?“ın beş kıtası – tartışmalı: Bazıları için şiirsel, diğerleri için fazla ham. Üretim, Ari Aster’ın yapımcılığında, Lanthimos’un Hollywood’a geçişini pekiştiriyor; bütçe, görsel sadeliğe rağmen, detaylı set tasarımlarında kendini gösteriyor.

Bugonia‘nın güçlü yanları, bu tür bir oda dramasının bile Lanthimos’un elinde bir toplumsal hicve dönüşmesi. Komedi ve gerilim dengesi, izleyiciyi koltuğa yapıştırıyor; özellikle ilk yarım saatteki tempo, nefes aldırmıyor. Oyuncuların kimyası, temaları somutlaştırıyor ve film, The Lobsterdaki distopik mizahı, The Killing of a Sacred Deerdaki psikolojik gerilimi anımsatarak hayranlarını tatmin ediyor. Zayıf yönleri ise, süresinin fazlalığı ve bazı temaların fazla didaktik işlenişi; iki saat, 90 dakikaya sığabilirdi ve bu, nihilizmi “Burn After Reading”vari bir yüzeyselliğe indirger. Finalin belirsizliği – ki bu Lanthimos’un imzası – bazı izleyicileri tatmin etmeyebilir; film, kahramanların mı yoksa kurbanın mı “daha insan” olduğu sorusunu havada bırakıyor, ama bu belirsizlik bile bir zaaf değil, bir davet.

Sonuç olarak, Bugonia Lanthimos’un en öfkeli, en güncel filmi; insanlığın kendi zehrini yutuşunu, bir uzaylı istilası alegorisiyle anlatıyor. Mid-tier bir eser mi, yoksa derin bir uyarı mı? Kesinlikle ikincisi, ama saf absürtlük arayanlar için biraz yumuşak kalabilir. Eğer Lanthimos’un dünyasında dolaşmayı seviyorsanız, bu bodrum katı labirenti kaçırmayın – çıkarken, kendi paranoyalarınızı sorgulayacaksınız.
Puanım: 7.5/10.

yasam.kaya@gmail.com