ARAMIZDAKİ MESAFE (2025): “İki Bülent’in Sesli Labirenti ve Kapanmayan Uçurumlar” / YAŞAM KAYA

Başıbozuk Tiyatro’nun sergilediği Aramızdaki Mesafe, Türk tiyatrosunun son dönemdeki en cesur otobiyografik denemelerinden biri olarak hafızalara kazınıyor. Bülent Gültekin’in hem yazar, hem yönetmen (Gülhan Kadim ile ortak), hem de tek icracı olduğu bu 80 dakikalık tek perde, klasik anlatı kalıplarını kırarak ses teknolojisini merkeze alan bir immersif deneyim sunuyor. Oyun, adeta bir aile sırrının katman katman açıldığı bir ses labirenti gibi; seyirciyi sadece izlemeye değil, etrafını saran hoparlörler aracılığıyla hikayenin içine hapsetmeye çalışıyor. Bu iddialı yaklaşım, kendi ağırlığı altında ezilmeden ve izleyiciyi yormadan bir teateal bütünlüğe dönüşebiliyor.

Oyunun omurgası, Gültekin’in gerçek hayatından esinlenen ikili bir anlatı üzerine kurulu: Bir yanda, köyden İstanbul’a göç eden, cemaat yapılarının içine çekilen ve trajik bir sona sürüklenen amca Bülent; diğer yanda, dindar bir aileden çıkıp tiyatro dünyasına adım atan, otoriteyle çatışan ve kendi kör noktalarını keşfeden oyuncu Bülent. İki hayat, aynı isim altında paralel akıyor ama nadiren kesişiyor – ta ki amcanın günlüğü bulunana kadar. Bu keşif, oyunun dönüm noktası: Fiziksel mesafeler erirken, manevi uçurumlar daha da derinleşiyor. Gültekin, bu hikayeyi salt kişisel bir hesaplaşma olarak sunmuyor; daha geniş bir toplumsal metafor haline getiriyor. Muhafazakâr-seküler ayrımı, aile içi yabancılaşma, otoriteye teslimiyet ve bireysel körlük gibi temalar, oyunun derin katmanlarını oluşturuyor. Özellikle cemaat yapılarının iç dinamikleri – şeyh-mürit ilişkileri, aidiyet arayışı ve sonunda gelen hayal kırıklığı – incelikle işlenmiş. Amca Bülent’in yolculuğu, bir tür spiritüel göç hikayesi gibi; köyden şehre kaçış, aslında daha büyük bir esarete dönüşüyor. Oyuncu Bülent’in tiyatro serüveni ise buna paralel bir isyan anlatısı: Aile baskısından kurtulma, sanatın özgürleştirici gücü ama aynı zamanda onun da kendi “cemaat”leri (tiyatro ekipleri) içindeki çatışmaları.

Dramaturjik yapıda en dikkat çekici unsur, otobiyografinin kurguyla iç içe geçmesi. Gültekin, meta-tekst unsurları kullanarak seyirciyi hikayenin “gerçekliği” üzerine düşündürüyor: “Bu gerçekten oldu mu?” diye sorduruyor, hatta yer yer kendiyle dalga geçerek mizah katıyor. Bu yaklaşım, oyuna bir hafiflik getiriyor; yoksa ağır trajedi yükü altında boğulabilirdi. Ancak derinlere indikçe, oyunun polemiğe kayma riski ortaya çıkıyor – cemaat eleştirisi bazen siyasi bir tona bürünüyor, ki bu da izleyiciyi ikiye bölebilir. Yine de Gültekin, bunu dengeliyor; ne seküler tarafı yüceltiyor ne de muhafazakârı karalıyor. Aksine, her iki dünyanın da “kör edici” otoritesini sorguluyor. İki Bülent’in ortak kaderi – son sürat bir körlüğe koşmak – oyunun en güçlü metaforu: Toplum olarak aynı kökten çıksak da, farklı yollar bizi nasıl yabancılaştırıyor?

Teknik açıdan, oyunun yıldızı kesinlikle Tolga Tüzün’ün uzamsal ses tasarımı. Sekiz hoparlör, sahneyi bir ses enstalasyonuna dönüştürüyor: Amca’nın sesleri (Ali Seçkiner Alıcı, Bulut Şaşoğlu gibi ses oyuncuları tarafından canlandırılan) arkadan, yanlardan, tepeden geliyor; seyirciyi hikayenin ortasına hapsediyor. Bu, klasik tek kişilik oyunlardan ayrılan bir yenilik – seyirci pasif izleyici olmaktan çıkıp, seslerin arasında “kayboluyor”. Işık tasarımı (Utku Kara) minimal ama etkili; karanlık ve spot ışıklar, iç hesaplaşmaları vurguluyor. Dekor ve kostüm (Hilal Polat) sade: Bir mikrofon, birkaç eşya – her şey seslere hizmet ediyor. Hareket tasarımı (Özge Midilli) ise Gültekin’in beden dilini zenginleştiriyor; jestler, bazen dansa dönüşen yürüyüşler, duygusal zirveleri taşıyor. Yapay zekâyla yazdırılıp aranje edilen şarkılar (Esen Gül Karademir, Ezgi Yaren Karademir, Doruk Er) ise beklenmedik bir çağdaşlık katıyor: Duygusal geçişlerde hem yadırgatıcı hem de uyumlu duruyorlar.

Gültekin’in performansı, oyunun kalbi. Seyirciyi ilk andan yakalayan bir sempatiye sahip – samimi, yer yer ironik tavrı, hikayenin ağırlığını hafifletiyor. Mikrofonuyla konuşurken, sesler onu kesiyor, tamamlıyor veya yalanlıyor; bu etkileşim, yalnızlığını vurguluyor. Ancak derinlere indikçe, performansın sınırları belli oluyor: Zaman zaman aşırı jestler, duygusal yoğunluğu abartılı kılabiliyor. Üçlü zaman akışı (amca’nın geçmişi, oyuncu’nun geçmişi, şimdiki zaman) karmaşıklaşıyor; izleyiciyi yorabiliyor. 80 dakika, bu ses bombardımanı için uzun – ara sıra nefes alacak sessizlikler eksik. Ayrıca, risk ve aciliyet faktörleri dengeli olsa da, bazı sahnelerde tempo düşüyor.

Toplumsal bağlamda, Aramızdaki Mesafe Türkiye’nin kutuplaşmasını sahneye taşıyor: Cemaatlerden tiyatro ekiplerine, her yapının kendi otoritesi var. Ailevi boyut, oyunu daha da kişisel kılıyor; izleyiciyi kendi mesafelerini sorgulamaya itiyor. Gerçek ile kurgu arasındaki bulanıklık, oyuna ayrı bir renk katıyor.

Sonuç olarak, Aramızdaki Mesafe kusursuz değil – karmaşıklığı bazen erişilmez kılabiliyor – ama Başıbozuk Tiyatro’nun “başı bozma” vaadini yerine getiriyor. Teknolojiyi tiyatroya entegre eden, otobiyografiyi toplumsal eleştiriye dönüştüren cesur bir çalışma. Eğer seslerin arasında kaybolmaya hazırsanız, Paribu Art veya Kumbaracı50 gibi sahnelerde izleyin; belki kendi amcanızla mesafenizi yeniden ölçersiniz.

yasam.kaya@gmail.com