Jafar Panahi, İran sinemasının en cesur ve dirençli seslerinden biri olarak, yıllardır rejimin baskılarına, hapis cezalarına ve yasaklara rağmen sinema yapmaya devam ediyor. 2025 Cannes Film Festivali’nde izlediğimiz, dünya prömiyerini yaptıktan sonra 10 dakikalık bir ayakta alkış alan ve Altın Palmiye’yi kazanan son filmi It Was Just an Accident (Yek Tasadof-e Sadeh) / Bu Sadece Bir Kazaydı, Panahi’nin hem kişisel deneyimlerinden beslenen hem de evrensel bir ahlaki sorgulamaya açılan en güçlü eserlerinden biri. Bu film, yalnızca bir intikam hikayesi değil, aynı zamanda baskıcı bir rejimin bireyler üzerinde bıraktığı derin izlerin ve bu izlerle yüzleşme çabasının çarpıcı bir portresi.
Film, basit bir trafik kazasıyla başlar: Eghbal (Ebrahim Azizi), hamile eşi ve kızıyla gece yolculuğu yaparken bir köpeğe çarpar ve arabası bozulur. Bir tamirhaneye sığındığında, tamirci Vahid (Vahid Mobasseri), Eghbal’ın topallayan yürüyüşünden ve protez bacağının çıkardığı sesten, onu geçmişte kendisini işkenceyle sorgulayan bir rejim görevlisi “Pegleg” olarak tanır. Burada film bizi, Tarık Akan’ın 1980 faşizmini sorguladığı ‘SES’ filmine götürür. Panahi, belli ki filmden fazlaca etkilenmiş. Bu tesadüfi karşılaşma, Vahid’in Eghbal’ı kaçırmasıyla birlikte bir grup eski siyasi mahkumun bir araya geldiği, ahlaki ve duygusal bir hesaplaşmaya dönüşür. Grup, Eghbal’ın gerçekten “Pegleg” olup olmadığından emin olmaya çalışırken, intikam ve bağışlama arasındaki ince çizgide gezinir.
Panahi, bu hikayeyi anlatırken alışılageldik bir intikam anlatısından uzak duruyor. Film, bireysel öfkenin kolektif bir travmaya nasıl dönüştüğünü ve bu travmanın bireyleri nasıl kendi ahlaki sınırlarını sorgulamaya ittiğini irdeliyor. Karakterler, rejimin onlara çektirdiği acıların gölgesinde, kendilerini zalimleriyle aynı yöntemleri kullanırken buluyor: kaçırma, sorgulama, hatta belki öldürme. Ancak Panahi, bu karanlık yolda ilerlerken bile insanlığın izlerini arıyor. “Zalimlerin yöntemlerini kullanmak, bizi de zalim yapar mı?” sorusu, filmin omurgasını oluşturuyor.
Dar Alanlarda Büyük Gerilim
Panahi’nin sineması, her zaman minimal ama etkili bir estetikle şekillenir. It Was Just an Accident, bu geleneği sürdürüyor. Film, özellikle uzun plan sekansları ve geniş kadrajlarıyla dikkat çekiyor. Çoğu sahne, Vahid’in eski bir minibüsünün içinde veya çevresinde geçiyor; bu klostrofobik mekan, karakterlerin iç dünyalarındaki sıkışmışlığı ve çelişkileri görselleştiriyor. Görüntü yönetmeni Amin Jafari’nin sabit ve uzun çekimleri, seyirciyi karakterlerin duygusal dalgalanmalarına ortak ederken, gerilimi adım adım inşa ediyor. Özellikle, Eghbal’ın protez bacağının çıkardığı tiz sesin, Vahid’in hafızasında bir korku tetiği gibi yankılanması, sinematik bir buluş olarak akılda kalıyor. Bu ses, Fritz Lang’ın M filmindeki ıslık motifi gibi, kötülüğün işitsel bir temsili haline geliyor.
Panahi’nin önceki filmlerinde sıkça başvurduğu meta-sinemasal anlatı, bu kez daha az belirgin. This Is Not a Film veya No Bears gibi filmlerdeki otobiyografik ve kendi kendine göndermeli tarzın yerini, daha düz bir neorealist anlatı alıyor. Ancak bu, filmin kişisel olmaktan uzak olduğu anlamına gelmiyor. Panahi’nin kendi hapis deneyimlerinden ilham aldığı açık; karakterlerin her biri, onun hapiste tanıştığı mahkumların hikayelerinden izler taşıyor. Bu, filmi hem bireysel hem de kolektif bir başkaldırıya dönüştürüyor.
Gerçekçi ve Çiğ
Filmin ensemble kadrosu, Panahi’nin her zamanki gibi sıradan ama güçlü karakterler yaratma yeteneğini yansıtıyor. Vahid Mobasseri’nin canlandırdığı Vahid, fiziksel ve duygusal yaralarıyla bir hayatta kalanın kırılganlığını ve öfkesini ustalıkla taşıyor. Mariam Afshari’nin fotoğrafçı Shiva’sı, sessiz bir kararlılıkla gruba yön verirken, Hadis Pakbaten’in gelinlik içindeki Goli’si, absürt mizah anlarıyla trajediyi dengeliyor. Ancak, özellikle duygusal doruk noktalarında oyuncuların performansı yer yer tutarsızlaşabiliyor. Bu, filmin ham ve gerçekçi tonuna katkıda bulunsa da, bazı sahnelerde istenen duygusal etkiyi hafifletiyor.
Panahi’nin alamet-i farikalarından biri, en karanlık anlarda bile mizah bulabilmesi. It Was Just an Accident, bu dengeyi ustalıkla kuruyor. Özellikle, grubun minibüste sıkışıp kalması, benzinlerinin bitmesi ve gelinlik giymiş bir kadının bu kaotik intikam planına dahil olması gibi anlar, Joe Ortonvari bir absürt komedi havası katıyor. Ancak bu mizah, filmin ağırlığını asla gölgelemiyor; aksine, baskıcı bir rejim altında hayatta kalmanın çelişkili doğasını vurguluyor.
Film, bazı açılardan Panahi’nin önceki işlerinden daha az yenilikçi bulunuyor. Özellikle, rejime yönelik eleştirisinin doğrudanlığı, The Circle veya Offside gibi erken dönem filmlerindeki incelikli metaforların yerini alıyor. Ayrıca, filmin İran’daki son siyasi hareketlere, örneğin 2022’deki “Kadın, Yaşam, Özgürlük” hareketine doğrudan değinmemesi, büyük bir eksiklik. Hatta bilinçli bir art niyet! Yönetmen eğer bunu yapmış olsaydı, filmin uluslararası izleyici için daha “erişilebilir” bir anlatıya yönelmesi kaçınılmazdı. Yine de, Panahi’nin rejim karşıtı duruşu, filmin her karesinde hissediliyor.
It Was Just an Accident, Jafar Panahi’nin hem en öfkeli hem de en insani filmlerinden biri. Film, intikam arzusunun ahlaki karmaşasını, rejim baskısının bireyler üzerindeki yıkıcı etkisini ve buna rağmen ayakta kalma çabasını çarpıcı bir şekilde anlatıyor. Altın Palmiye zaferi, yalnızca Panahi’nin sinemasal dehasını değil, aynı zamanda onun sanatını bir direniş biçimi olarak kullanma cesaretini de ödüllendiriyor. Film, son sahnesiyle seyirciyi hem umutlandırıyor hem de rahatsız ediyor; adalet arayışının ne kadar kaygan bir zemin olduğunu hatırlatıyor. Panahi, bir kez daha, sinemanın sadece bir hikaye anlatma aracı değil, aynı zamanda bir özgürlük alanı olduğunu kanıtlıyor.
Puan: 8.5/10
yasam.kaya@gmail.com

