Tiyatro, en derin toplumsal yaraları absürt bir mercekle yansıttığında gücünü bulur; görünmez emeği, sınıf katmanlarını ve bireysel isyanları bir ayna gibi seyircinin önüne serer. Morris Panych’in The Dishwashers adlı oyunundan uyarlanan Bulaşıkçılar, tam da bu etkiyi yakalıyor. Kara komedi türünün çarpıcı bir örneği olan bu metin, Işıl Kasapoğlu’nun rejisiyle 2025 sezonunda Zorlu PSM Turkcell Platinum Sahnesi’nde hayat buluyor ve seyirciyi bir restoranın bodrum katındaki boğucu, köpüklü dünyaya çekiyor. Orijinalde erkek karakterlerle işlenen hikaye, burada dört kadın oyuncunun –Özge Özpirinçci, Ahsen Eroğlu, Şebnem Sönmez ve Ekin Eryılmaz– yetkin yorumuyla yeniden şekillenmiş. Bu cinsiyet odaklı uyarlama, emek sömürüsünü kadın perspektifinden ele alarak metne derinlik katıyor. Yaklaşık 100 dakikalık iki perdelik yapı, absürt tiyatronun döngüsel ritmini korurken, Türkiye’nin güncel gerçeklerine –prekarya işçilerin güvencesizliği, cinsiyet eşitsizliği ve enflasyonun günlük hayatı zorlaması– temas etmeye çalışıyor. Oyun, hem güldürüyor hem sarsıyor; seyirciyi tüketim alışkanlıklarıyla yüzleştirerek, “o tabakların arkasındaki elleri” hatırlatıp, insanların yüzüne sert bir tokat indirmiş.
Metin, Panych’in kendine özgü ironisiyle şekilleniyor: Dört bulaşıkçı kadın, üst sınıf bir restoranın alt katında sonsuz bir yıkama döngüsüne mahkum. Yeni gelen Monique’in masumiyeti, deneyimli Dressler’ın otoriter duruşuyla çarpışıyor; diğer iki kadın –Şebnem Sönmez ve Ekin Eryılmaz– bu kaosun sessiz ama etkili unsurları olarak öne çıkıyor. Hikaye, duvarların örülüp yıkılması metaforu etrafında dönerken; sınıf bariyerleri, görünmez emek duvarları ve içsel izolasyonlar sahneye yansıyor. Çeviri, akıcı bir Türkçe ile metni yerelleştirdiği için, reji bu yerel dokunuşu tam anlamıyla bizlere derinden aktarmayı başarmış; Kanada kökenli absürtlük, Türkiye’nin hizmet sektörü grevleri veya kadın emeğinin pandemi sonrası yaraları gibi somut detaylara harika biçimde nüfuz ediyor. Bu durum, oyunu evrensel bir eleştiri olarak güçlü kılsa da, yer yer didaktik bir tona kaymasına neden oluyor. İkinci perdede monologların uzaması, tempoyu hafifçe düşürüyor; yine de kara mizahın etkisi sürüyor. Köpük sıçratan sahneler kahkahalar uyandırırken, altındaki öfke –“Neden hep biz temizliyoruz?” sorusu– çarpıcı bir etki bırakıyor üstümüzde.
Sahne tasarımı, oyunun en etkileyici unsurlarından biri olarak dikkat çekici ve Kasapoğlu’nun vizyonunu destekler nitelikte. Hakan Dündar’ın dekor tasarımı, minimalist bir gerçekçilikle bodrum katını yeniden yaratmış: Paslı borular, yığınla porselen tabak ve sürekli akan musluklar, seyirciyi fiziksel bir baskı altına alıyor. Faik Yunus Gürcan’ın dekor realizasyonu, bu unsurları sahneye kusursuzca aktarırken; duvar metaforu –yükselen ve çöken prefabrik paneller– hem mekanik hem sembolik bir dinamizm sağlamış. Mustafa Yıldırım’ın ışık tasarımı, absürtlüğü güçlendiriyor: Soğuk neonlar köpüklerin altında parlamış, ani gölgeler umutsuzluğu derinleştirmiş; geçişlerdeki yumuşak dokunuşlar ritmi koruyor bu arada. Dilek Kaplan’ın kostümleri, oyuncuları “görünmez askerler”e dönüştürüp –yağ lekeli önlükler, sarı kauçuk eldivenler ve yorgun ifadeli başlıklar, emek sömürüsünü somutlaştırıyor. Ses tasarımı, damlayan su ve çatal çınlamalarını bir senfoni gibi işliyor; fondaki bastırılmış caz ezgileri, trajikomik dokuyu zenginleştirmiş.
Oyuncular, bu yapının temel taşı ve ruhu; her biri karakterinin derinliklerini ustalıkla ortaya koyarak ensemble’ı zirveye taşımış. Özge Özpirinçci, Dressler rolünde etkileyici bir performans sergiliyip: Otuz yıllık mutfak deneyimiyle şekillenmiş huysuzluğu, kırılgan bir iç monologla dengeliyor ve seyirciyi suçluluk duygusuyla sarıyor. Özpirinçci’nin ses tonu –hafif çatallı, yılların yorgunluğunu taşıyan– ve beden dili (titrek ellerle duvarı itişi, ani patlamaları), rolü varoluşsal bir trajediye dönüştürmüş; son sahnedeki sessiz çöküşü, salonu derin bir sessizliğe büründürüyor. Ahsen Eroğlu’nun Monique’i, naif bir asi’lik sunmuş: Fiziksel çevikliği –dansvari tabak fırlatmaları, köpük sıçratmaları– absürt mizahı zirveye taşıyor; gözlerindeki masum öfke, oyunun isyan damarını besleyen unsur. Şebnem Sönmez, deneyimli bir bulaşıkçı olarak alaycı bir mesafe koruyor; repliklerinin keskinliği ironiyi güçlendirmiş, ancak bazı sahnelerde duygusal derinlik metnin sınırlarında kalıyor –beden dili bu açığı kapatıp rolünü doğru bir psikoloji ile seyirciye aktarmış. Ekin Eryılmaz, dördüncü karakterde sessiz bir patlayıcı olarak parlıyor: Minimalist oyunculuğu –göz teması ve duruşuyla– “görünmez” olmanın acısını haykırıyor; reji asistanı olarak sahne arkasındaki emeği de temsil eden duruşu önemli. Dörtlü, Kasapoğlu’nun yönlendirmesiyle kusursuz bir kolektif ritim yakalayıp; bireysel anlar kadar grup sahneleri –köpük savaşları, duvar arkası fısıltıları– trajikomik dokuyu harikulade şekillendiriyor. Fiziksel talepler yoğun; oyuncular ter ve enerjiyle sonuna kadar direnerek, emek temasını ironik bir şekilde somutlaştırmaları ise muhteşem!
Oyunun özünde, kapitalist sistemin “alt kat” metaforuyla emek sömürüsü ele alınmış; kadın cast tercihi, bu eleştiriyi cinsiyet eşitsizliğiyle buluşturduğu kesin. Görünmez emeğin absürtlüğünü kara mizahla açığa vuran oyun, seyirciyi pasif bir tüketici olmaktan çıkarıp hesap vermeye zorluyor. Güçlü yanı, empatiyi trajik-komik bir dengeyle uyandırması; zayıf yanı ise absürtlüğün didaktizme kayması –duvar metaforu gibi unsurlar fazla açıklayıcı kalarak gizemi eritiyor. Yerel uyarlama, kadın prekaryanın enflasyonla mücadelesi gibi güncel travmalara daha fazla dokunabilse, etki daha fazla artardı; yine de mevcut haliyle Türkiye’ye ayna tutuyor.
Sonuçta, Bulaşıkçılar 2025-2026 sezonunun en düşündürücü yapımlarından biri; Zorlu PSM’nin prestijli sahnesinde sistem eleştirisini erişilebilir ve rahatsız edici bir şekilde sunuyor. Tempo dalgalanmaları ve uyarlama derinliği gibi kusurlarına rağmen, Kasapoğlu ve ekibinin vizyonu tiyatronun toplumsal misyonunu hatırlatıyor: Bastırılmış sesleri aydınlatmak. Emek ve cinsiyet temalarına ilgi duyan tiyatroseverler için kaçırılmaması gereken bir eser; bir sonraki temsilde o lavabo sesini dinleyin –kendi yankınızı bulabilirsiniz.
Puanım: 8/10 –alkışlar, o görünmez ellere ve onları sahneye taşıyan herkese.
yasam.kaya@gmail.com



