Florian Zeller’in “Baba”sı, demansın yıkıcı girdabını sahneye taşıyan nadir metinlerden biri. Oyun Atölyesi’nin Muharrem Özcan yönetimindeki prodüksiyonu, bu metni Haluk Bilginer’in devleşen performansıyla buluşturuyor ve izleyiciyi alışılmışın dışında bir deneyime sürüklüyor. Prömiyerinden bu yana sahnelenen oyun, Zeller’in imzası olan parçalı kurguyu sadakatle koruyor; ancak Türk seyircisi için bu yapı, bazen erişilebilirlik sınırlarını zorluyor. Yine de, ortaya çıkan sonuç, tiyatroda nadiren karşılaşılan bir zihinsel ve duygusal sarsıntı.
Florian Zeller’in orijinal metni “Le Père” 2012 yılında yazılmış ve aynı yıl Paris’teki Théâtre Hébertot’da ilk kez sahnelenmiştir. Oyun, yazarın aile üçlemesinin ikinci parçasıdır: “La Mère” (Anne), “Le Père” (Baba) ve “Le Fils” (Oğul). Üçleme, modern aile ilişkilerini farklı kuşakların bakış açısından ele alır. “Baba”, prömiyerinden kısa süre sonra büyük yankı uyandırmış, 2014’te Fransa’nın en prestijli tiyatro ödülü Molière’i kazanmış, ardından dünya çapında elliden fazla ülkede sahnelenmiş ve birçok dilde çevrilmiştir. 2020’de Anthony Hopkins’in başrolünde filme uyarlanan eser, En İyi Uyarlama Senaryo ve En İyi Erkek Oyuncu dallarında Oscar ödülü alarak sinema tarihinde de yerini sağlamlaştırmıştır. Oyun Atölyesi’nin Türkçe prodüksiyonu, bu uluslararası başyapıtı yerel bir dokunuşla seyirciye sunan önemli bir uyarlamadır.
Oyun, yaşlı André’nin Paris’teki dairesinde geçiyor gibi görünse de, aslında tamamen onun bulanıklaşan zihninin içinde dolaşıyor. André, eski bir tap dansçısı ve gururlu bir baba; artık hafızası onu yavaş yavaş terk ediyor. Kızı Anne, babasının bakımını üstlenmeye çalışıyor; ancak André yeni bakıcıları reddediyor, evinde yabancıların dolaştığını iddia ediyor, saatini sürekli kaybediyor ve kızını hırsızlıkla suçluyor. Aynı diyaloglar farklı oyuncularla tekrarlanıyor, aynı mekanlar birden değişiyor; Pierre kim, Laura kim, Anne gerçekten kızı mı – tüm bu sorular izleyiciyi André’nin kafa karışıklığına ortak ediyor. Hikâye doğrusal ilerlemiyor; zaman döngüye giriyor, gerçeklik katman katman soyuluyor. Sonunda anlıyoruz ki, o “ev” aslında bir huzurevi odası ve André’nin tüm direnci, yalnızca unutuluşa karşı nafile bir çırpınış.
Zeller’in metni, bu konuyu doğrusal anlatıyı tamamen reddederek işliyor. Hikâye, André’nin perspektifinden akar; bu da izleyiciyi sürekli bir belirsizlik içinde bırakıyor. Saatini kaybeden André’nin kızını hırsızlıkla suçladığı sahne, oyunun erken dakikalarında paranoyanın tohumlarını eker. Bu an, yalnızca bir unutkanlık değil, güvenin çöküşüdür. İzleyici, André gibi gerçekliği sorgular: Saat gerçekten mi çalındı, yoksa zihin mi oynuyor? Benzer şekilde, Anne’in “Paris’e taşınacağız” cümlesi, farklı aktörlerle tekrarlandıkça, aile üyelerinin kimlikleri bulanıklaşıyor. Pierre kimdir? Laura bakıcı mı, yoksa eski bir hatıra mı? Bu tekrarlar, Zeller’in dehası; ancak sahnede uzadıkça, bazı izleyicilerde sabır testi haline gelebiliyor.
Oyunun en güçlü sahnelerinden biri, André’nin genç bakıcı Laura’yı eski kızı Antonia sanması. Bu flörtöz, neredeyse cazibeli an, demansın ironik yüzünü ortaya koyuyor: Geçmişin cazibesi, bugünün kayboluşunda kısa bir parıltı yaratıyor. Ancak hemen ardından gelen tokat sahnesi, bu ironiyi vahşete çeviriyor. André’nin şiddeti –ya da şiddete uğradığını sanması– izleyiciyi rahatsız ediyor; çünkü suçlu ile mağdur arasındaki sınır tamamen silinmiş oluyor. Finalde ise evin yavaş yavaş boşalması –mobilyaların birer birer kaybolması– André’nin zihninin somut bir yansıması haline geliyor. Son sahnede, huzurevi odasında çocuk gibi ağlayan André’nin “Kızım nerede?” sorusu, salonu derin bir sessizliğe boğuyor. Bu an, oyunun zirvesi; tüm belirsizlik çözülüyor ve geriye yalnızca yalnızlık kalıyor.
Temalar açısından “Baba”, yaşlanmanın ötesinde bir varoluş sorgusu sunuyor. Gerçeklik subjektif; zaman döngüsel; aile, hem sığınak hem yük olabiliyor. Zeller, bu temaları trajediyle farce arasında ustalıkla gezdiriyor. André’nin yanlış anlamaları güldürürken, hemen ardından gelen acı, gülüşü boğazda düğümlüyor. Ancak Türk prodüksiyonunda bu ironi, bazen fazla ağır basıyor; metnin farce unsurları, demansın ağırlığı altında eziliyor gibi hissediliyor. Belki de seyircinin kültürel bağlamı, bu dengeyi zorluyor.
Muharrem Özcan’ın rejisi, metne sadık ve minimalist. Sabit dekor içinde yapılan küçük değişiklikler –bir tablonun kaybolması, ışığın soğuması– zihinsel erozyonu mükemmel destekliyor. Ses tasarımı, tekrar motifleriyle döngüyü pekiştiriyor. Ancak reji, bazı sahnelerde tempoyu fazla yavaş tutuyor; bu da metnin zaten mevcut olan tekrarlarını daha yorucu hale getiriyor. Yine de Özcan, duygusal derinliği koruyor ve postmodern oyunu abartmadan sahneliyor.
Performanslar, prodüksiyonun taşıyıcı kolonu ve aynı zamanda en etkileyici unsuru. Haluk Bilginer, André/Erdil rolünde tam anlamıyla devleşiyor; bu performans, kariyerinin zirvelerinden biri olarak hatırlanacak. Otoriter babadan kırılgan, çocuksu bir adama uzanan yelpazede her nüansı kusursuz yakalıyor – saat sahnesindeki öfkeli patlamaları, Laura’yla flörtündeki kısa cazibe parıltıları, finaldeki gözyaşları ve çaresiz çırpınışları, fiziksel dönüşümlerle (duruş, ses tonu, bakışlar) destekleniyor. Bilginer, sahneyi tek başına dolduruyor ve izleyiciyi André’nin zihnine kilitlemeyi başarıyor.
Özlem Zeynep Dinsel, Anne (ya da uyarlamada Azra) rolünde sağlam bir performans sergiliyor. Sevgiyle öfke, sabırla çaresizlik arasındaki gelgitleri doğal ve içten aktarıyor; özellikle André’nin suçlamalarına karşı koyarken gösterdiği duygusal patlamalar inandırıcı. Ancak bazı anlarda kontrollü kalmayı tercih ediyor, bu da karakterin daha vahşi bir çöküşüne izin vermiyor gibi hissettiriyor. Faruk Barman, Pierre/Kaya rolünde çoklu kimlik değişikliklerini ustalıkla yönetiyor; bir sahnede damat, bir sonraki sahnede yabancı – bu geçişler metnin belirsizliğine mükemmel hizmet ediyor. Ezgi Coşkun, oynadığı rolde geçmiş ve hatıra olarak ikili bir derinlik katıyor; gerilim sahnelerinde çok başarılı, oyunun en çarpıcı işlerinden birini yaratıyor. Mine Nur Şen ve Ufuk Tevge, yan rollerde güvenilir destek veriyor. Ensemble oyuncuları –Ceren Şık, Ezgi Metin, Arkan Mert Atakan, Berkay Tüfekçi ve diğerleri– çoklu rollerle (farklı bakıcılar, yabancı yüzler) metnin kurgusal oyununu taşıyor; aynı yüzlerin sürekli dönüşümü, André’nin paranoyasını somutlaştırıyor. Bu toplu uyum, Bilginer’in merkeziliğini gölgelemeden tamamlıyor; ancak bazı yan performanslar, başrolün ağırlığı altında biraz silik kalabiliyor.
Sonuçta, Oyun Atölyesi’nin “Baba”sı güçlü bir prodüksiyon. Zeller’in metni, Bilginer’in yorumuyla birleşince unutulmaz bir deneyim sunuyor. Ancak tempo ve tekrarlar, bazı seyirciler için zorlayıcı olabilir. Demansın acımasızlığını bu denli çıplak sahneye taşıyan bir oyun, tiyatroseverler için görülmesi gereken bir iş. André’nin son sorusu gibi: Kızımız, anılarımız nerede?
yasam.kaya@gmail.com




