19. RANDEVU İSTANBUL ULUSLARARASI FİLM FESTİVALİ Programı Belli Oldu!

TÜRSAK Vakfı’nın düzenlediği 19. Randevu İstanbul Uluslararası Film Festivali programı belli oldu. Dünyanın dört bir yanından yılın en seçkin filmlerini bir araya getiren programda Oscar’a göz kırpan filmler de var, sinefillerin keşif merakını kamçılayacak, sınırları zorlayan filmler de!

Türkiye Sinema ve Audiovisuel Kültür Vakfı (TÜRSAK) tarafından T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteği ile gerçekleştirilen 19. Randevu İstanbul Uluslararası Film Festivali programı belli oldu. Farklı ülke ve kültürlerden 30’a yakın filmin yer aldığı program, bu yıl yeni eklenen bölümleriyle birlikte, 2016’yı dopdolu bir seyir zevkiyle tamamlamayı vaat ediyor.

16- 22 Aralık tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan 19. Randevu İstanbul Uluslararası Film Festivali, 15 Aralık akşamı Cemal Reşit Rey Konser Salonu’ndaki açılış törenini takiben gösterilecek olan, Amma Asante’nin yönetttiği “Aşkın Krallığı” (A United Kingdom) filmi ile başlayacak.

Festival seyircileri bu yıl, her zaman olduğu gibi tarihî içeriğiyle bugünü anlamlandırmayı kolaylaştıran “Sinema Tarih Buluşması” filmlerini izleyebilecekleri gibi “Aç Gözünü!” bölümünde Oscar’ın muhtemel adaylarından birini veya yepyeni arthouse sinema örneklerini keşfedebilir. Keşif demişken; festival takipçileri için bu yıl bir ülke ve bir alan keşfi de söz konusu. “Günümüz İspanyol Sineması”, en yeni ve başarılı örnekleriyle İspanya sinemasını ülkemize taşırken “Perdede Gastronomik Devrim”, adından da anlaşılacağı gibi yemek ve elbette açlık üzerine filmlerden oluşan orijinal ve iddialı seçkisiyle sinemaseverler için unutulmaz bir tecrübe olacağını şimdiden müjdeliyor. 19. Randevu İstanbul Uluslararası Film Festivali programında geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz büyük sinemacılar; Abbas Kiyarüstemi, Andrzej Wajda ve Tarık Akan da filmleriyle “Anısına” başlığı altında anılacak.

Açılış Filmi: Aşkın Krallığı (A United Kingdom)

Dünya prömiyerini Toronto Film Festivali’nde yapan film, tarihî olaylara dayanıyor. Botswana Kralı Seretse Khama ile ofisinde çalışan Ruth Williams adındaki İngiliz kadın arasında yaşanan ve 1940’larda Güney Afrika ile İngiltere arasında uluslararası bir krize neden olan aşk hikayesini anlatan filmin başrollerini, Rosamund Pike ve David Oyelowo paylaşıyor. Sinemada hem oyuncu hem yönetmen olarak var olan Amma Asante, 2004 yapımı “A Way of Life” ile de pek çok ödülün sahibi olmuştu.

En çarpıcı filmlere, Oscar’ın en güçlü adaylarına “Aç Gözünü!”

T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteği ile gerçekleştirilen festivalin ana seçkisi, “Aç Gözünü!” adını taşıyor, çünkü sinefillerin asla kaçırmaması gereken filmler, burada!

Arthouse sinemanın sınırları zorlayan ustalarından Lav Diaz’ın bu yıl Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan ödülünü kazanan filmi “The Woman Who Left”, haksız yere 30 yıl cezaevinde yatan bir kadının intikam hikayesi. Bu siyah beyaz şaheser, 4 saate yakın süresinden korkmayan cesur sinemaseverler için eşsiz bir sinema deneyimi. Dünya prömiyerini Sundance Film Festivali’nde yapan, Tim Sutton’ın yönettiği “Karanlık Gece” (Dark Night) ise 2012’de Aorora’da yaşanan sinema salonu katliamından esinlenerek A.B.D.’deki toplumsal şiddet olaylarının gerisindeki gergin atmosferi ve izole yaşamları ustalıkla perdeye taşıyan sıradışı bir gerilim. Festival seyircilerinin gözdelerinden Dorris Dörrie, 2011’deki deprem faciasından sonra Fukushima’da geçen son filmi “Fukushima’dan Sevgilerle”de (Fukushima Mon Amor) Alman bir genç kız ile yaşlı bir Japon kadının ilişkisine odaklanıyor. Var oluş bunalımına çare bulmak umuduyla felaket bölgesine giden Alman kız ile facianın mağduru olan yaşlı Japon kadın arasında gelişen dostluk hikayesi, Berlin Film Festivali’nin Panorama seçkisinde yer alan filme, üç ödül kazandırdı. Hollywood’un ‘dahi senarist’lerinden Kenneth Lonergan ise yönetmen koltuğuna da oturduğu “Yaşamın Kıyısında” (Manchester by the Sea) ile festivalde. Dünya prömiyerini Sundance Film Festivali’nde yapan film, En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Senaryo ve oyunculuk dallarında Oscar’ın en iddialı adaylarından. Özellikle Casey Affleck’in sergilediği oyunculuk ile dikkatleri üzerine çeken film; aile bağları, kendini bir topluluğa ait hissetmek, fedakarlık ve umut üzerine son derece etkili bir anlatıma sahip. Yılın en çok konuşulan filmlerinden biri; “Neruda” da festival kapsamında seyirci karşısına çıkacak.

“Tony Manero”, “No”, “The Club” gibi son zamanların dikkat çekici işlerinde imzası olan Şilili sinemacı Pablo Larrain, dünya prömiyerini Cannes Film Festivali’nde yapan son filminde 1940’ta kendi ülkesinde kaçak durumuna düşen Nobel ödüllü şair Pablo Neruda’yı konu ediniyor. Neruda’yı, Luis Gnecco canlandırırken seyircilerin olduğu kadar Larrain’in de gözdesi olan Gael Garcia Bernal’in de yine film kadrosunda yer aldığını hatırlatalım! Cannes Film Festivali’nin Belirli Bir Bakış bölümünün bu yılki en önemli keşiflerinden biri kabul edilen “Francisco Sanctis’in Uzun Gecesi” (La larga noche de Francisco Sanctis), paranoya atmosferini perdeye yansıtmaktaki olağanüstü başarısıyla dikkatleri üzerine çekti. Francisco Márquez ve Andrea Testa’nın yönettiği film, Arjantin’deki askerî dikta döneminde iki kişinin ‘kaybedileceğini’ öğrenince kendi güvenliği ile vicdanı arasında kalan, apolitik bir adamın hikayesine odaklanıyor. Locarno Film Festivali’nin keşfettiği genç ve yetenekli sinemacılardan Arjantinli yönetmen Milagros Mumenthaler’in, dünya prömiyerini Locarno Film Festivali’nde yaptığı “Göl” (La idea de un lago) ise aile bağları, geçmişle ilişkimiz ve kayıp üzerine, artistik yönü güçlü bir film. 35 yaşındaki fotoğrafçı Ines’in çocukluğundan beri tuttuğu, fotoğraf, şiir ve notlardan oluşan defteri, onun hakkında çok şey anlatıyor. Onun ve 1977’de diktatörlük döneminde kaybolan babası hakkında…

Bir Randevu İstanbul klasiği; Sinema Tarih Buluşması

TÜRSAK tarafından gerçekleştirilen Randevu İstanbul Uluslararası Film Festivali’nin belkemiği olan Sinema Tarih Buluşması filmleri, yine bugünü yorumlayabilmek için gereken geçmiş bilgisini sanatın gücüyle sunan en başarılı yapımları seyirciyle buluşturarak daha da geniş bir bakış açısı kazandırmayı amaçlıyor. Üstelik bu yılın programında insanlığın ilk sanat eserlerine kadar geri gitmek bile mümkün olacak; Oscar ödüllü “Ateş Arabaları” filminin yönetmeni Hugh Hudson imzalı “Altamira” (Finding Altamira) işte bunu sağlayan film! Yılın en çok ses getiren filmlerinden olan “Altamira”, İspanya’nın Altamira mağarasındaki resimlerin keşif hikayesini anlatıyor. Bilinen en eski duvar resmi örneklerinden birine sahip olan mağaradaki çizimler, teknikleriyle bugün bile şaşırtıcı. Çoğunluğu bizon çizimlerinden oluşan resimlerin, şimdiye dek sanıldığı gibi sadece yapılan işleri kayıt altına almak ya da güç simgesi olmak yerine dinî bir ayinin parçası olarak kaydedildiği görüşü, araştırmalar sonunda ağırlık kazandı. Filmin başrollerini, Antonio Banderas ile Golshifteh Farahani paylaşıyor. Martin Zandvliet’in yönettiği “Mayın Ülkesi” (Under Sandet) ise pek çok festivalden ödül alırken hem eleştirmenleri hem de seyirciyi derinden etkiledi. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Danimarka kıyılarındaki Alman ordusunun döşediği mayınları toplamakla görevlendirilen çocuk yaşta askerlerin hikayesini anlatan film, bilhassa başrollerdeki Roland Moller ve Louis Hofmann’ın performanslarıyla dikkat çekiyor. Resim ve edebiyatın iki büyük ustasını bir arada görmek isteyenler “Cézanne ve Ben” (Cézanne et moi) filmini kaçırmamalı! Danièle Thompson’ın yönettiği film; 19. yüzyılın iki önemli figürü ressam Paul Cézanne ile yazar Emile Zola’yı beyazperdeye taşıyor. İki ismin ilk karşılaşmalarından okul yıllarındaki rekabete, oradan da başarı ve şöhret ile tanıştıkları yıllara uzanan ilişkisini konu alan filmde Paul Cézanne’ı, Guillaume Gallienne; Emile Zola’yı ise Guillaume Canet canlandırıyor.

İspanya sinemasını keşfetmek isteyenler buraya!

Ne sokaklarında gezmek ne yemeklerini tatmak; bir sinefil için bir ülkeyi keşfetmenin en iyi yolu, sinemasını izlemekten geçer. Globalleşen dünyada ülke sineması keşfetmek zaten başlı başına bir zevk. 19. Randevu İstanbul Uluslararası Film Festivali de bu yıldan itibaren bu zevki, sinemaseverlerin ayağına getiriyor. Ülke sineması keşiflerinin ilki ise İspanya’ya ayrıldı. Türk sinema seyircisinin çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlanan röportajlarından tanıdığı İspanyol sinema yazarı Nando Salva tarafından hazırlanan İspanya’ya Bak, Dünyayı Gör! adlı bölümde, 2016’da İspanya’da gösterime girmiş filmlerin en dikkate değer olanlarını biraraya getiren 7 filmlik bir seçki seyirciyle buluşacak. Bunlardan ilki, İspanya’nın en saygın ve en etkili arthouse yönetmenlerinden Jose Luis Guerin’in son filmi “Periler Akademisi” (La Academia de Las Musas). Belgesel ile kurgu, gerçek ile hayal arasındaki sınırları zorlayan ve film yapma sürecine bakan filmleri ile İspanyol sinemasında bir öncü sayılan Guerin, dünyayı şiirle kurtarmayı amaçlayan ve öğrencilerini bu uğurda birer ilham perisi olarak gören bir profesörün hikayesini anlatıyor. Kulağa hiç de sinemasal gelmeyen bu hikaye, Guerin’in elinde dil, arzu, aşk ve hayat hakkında komedi, gizem ve dram unsurlarını ustalıkla birleştiren bir filme dönüşüyor. Film, dünya prömiyerini Locarno Film Festivali’nde yaptı. Ünlü İspanyol oyuncu Raúl Arévalo’nun ilk kez kamera arkasına geçtiği “Sabırlı Adamın Öfkesi” (Tarde Para La Ira), hayli sert bir intikam hikayesi. Başarısız bir soygun girişiminde karısını kaybeden bir adam, intikam için ne kadar ileri gidebilir? Dünya prömiyerini Venedik Film Festivali’nin Ufuklar bölümünde yapan film, İspanya’nın bu yılki en önemli sürprizlerinden biri. “Aşk İçin Kiki” (Kiki, el Amor se Hace), İspanya’nın komedi yıldızlarından Paco Leon’un elinden çıkma bir film. Televizyonda başlayan komedi kariyerini sinemada yükselerek sürdüren aktör, iki küçük bağımsız komedi filmiyle başlayan yönetmenlik macerasında da büyük başarı gösterdi. “Aşk İçin Kiki”; aşkta ve cinsellikte kendimize koyduğumuz sınırlar üzerine son derece muzip, eğlenceli, doludizgin bir komedi. Festival takipçilerinin gözdelerinden Isaki Lacuesta’nın, senaryolarında genelde birlikte çalıştığı Isa Campo ile yönettiği son filmi “Yeni Bir Hayat” (La Propera Pell), Malaga Film Festivali’nde altı dalda ödül kazandı. Kaybolduktan sekiz yıl sonra ailesinin yanına dönen bir çocuğun hikâyesini anlatan film, aile draması ve gerilim öğelerini kullanarak tamamen yeni, kişisel ve benzersiz bir anlatım kurmayı başarmış. İspanyol yönetmen Fernando Trueba’nın oğlu Jonas Trueba, 2010 tarihli ‘Todas las Canciones Hablan de mí” ile Goya ödüllerinde Umut Vaat Eden Genç Yönetmeni seçilmişti. Bu yıl San Sebastian Film Festivali’nin yarışma seçkisinde yer alan son filmi “İlk Aşk” (La Reconquista) ise Fransız Yeni Dalga’sından izler taşıyor: Çocukken birbirlerine aşık olan Manuela ve Olmo, 15 yıl sonra buluşmak üzere sözleşmişlerdir; ve o gün, gelir. İspanya’yı daha da gerçek halleriyle keşfetmek istiyorsanız “Bin Bir Surat” (El Hombre de Las Mil Caras) ve “İspanya’nın Bir Günü” (Spain in a Day) tam size göre! 2014’te polisiye gerilim filmi “Marshland” ile büyük övgü toplayan Alberto Rodriguez, ünlü İspanyol ajan Francisco ‘Paco’ Paesa’nın gerçek hikayesine dayanan filminde İspanya’nın bugün hâlâ en önemli sorunlarından olan yolsuzluğa odaklanıyor. Dünya prömiyerini San Sebastian Film Festivali’nde yapılan film, yönetmenliği ve başrol oyuncusu Eduard Fernandez’in performasıyla ödüle layık görüldü. Isabel Coixet imzalı “İspanya’nın Bir Günü” ise tamamen farklı bir seyir alternatifi sunuyor. İspanya’nın uluslararası planda en iyi tanınan yönetmenlerinden Isabel Coixet, belli sorular etrafında kendi hayatlarından kesitler sunan çekimler yapmaları istenen halktan insanların amatör videolarını kurgulayarak ortaya çıkardığı filminde, günümüz İspanyol toplumunun son derece gerçekçi, kapsamlı ve dokunaklı bir portresini çıkarmış.

Sinemanın en lezzetli hali; Gastronomi Filmleri

TÜRSAK Vakfı’nın, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteği ile gerçekleştirdiği 19. Randevu İstanbul Uluslararası Film Festivali, sinemanın lezzetine gastronomik lezzetleri de ekliyor. Gastronomi filmleri; Türk mutfağındaki yenilikçi hareketten sokak satıcılarıyla birlikte yok olup gitme tehlikesiyle karşı karşıya olan geleneksel mutfaklara, dünyadaki açlık sorununa yönelik çözüm önerilerinden kendi ülkelerinde devrim yapmış şeflerin hikayelerine kadar geniş bir yelpazede ‘yeme içme’ meselesini masaya yatıracak.

Bölümün en göze çarpan filmi; “Türk Mutfağına Övgü” (The Turkish Way), dünyanın en iyi restoranlarından El Celler de Can Roca’nın sahibi, Roca kardeşlerin Türk mutfağını keşif hikâyesi. Türkiye’nin önde gelen şeflerinin ve gastronomi üzerine birikim sahibi isimlerin eşlik ettiği bu gezi, bizim için de kendi mutfağımızı, uzmanların gözünden yeniden tanıma ve anlama şansı sunuyor. Film, aralarında Mehmet Gürs’ün de yer aldığı en iyi Türk şeflerden bazılarının öncülük ettiği mutfak hareketinin doğuşunu belgelemesi açısından da son derece önemli. The Turkish Way, 19 Aralık Pazartesi saat 16:30’da Mehmet Gürs’ün sunumuyla Atlas Sineması’nda özel bir gala ile izleyici karşısına çıkacak. Ünlü Bask restoranı Mugaritz’in hikayesi ise Pep Gatell’in yönettiği “Sınırların Dışında; Mugaritz, Yeni Bir Yol” (Off-road; Mugaritz, Feeling a Way) filminde saklı. Andoni Luis Aduriz, dünyanın en iyi restoranlarından birini açmanın hayallerini kuruyordu. Ortaya çıkan ise Mugaritz’i, onun hayal ettiğinin de ötesine taşıyan multidisipliner bir ekip oldu. Arjantinliler’in en büyük düşkünlüğü olan barbekü ise “Asado Hakkında Her Şey” (Todo Sobre el Asado) filmine ilham verdi. Mariano Cohn ve Gaston Duprat’ın yönettiği film, Arjantin’de geleneksel mutfak kültürünün yanı sıra yaşam kültürünün de önemli bir parçası olan bir ritüeli ele alarak toplumsal hayata da ayna tutuyor. Öte yandan unutulmuş besinler de var; bunlar da Pierre Deschamps’ın objektifine takılmış. “Noma, Benim Güzel Fırtınam” (Noma, My Perfect Storm), İskandinav gastronomisinin öncü ismi René Redzepi’nin hayatını tüm yönleriyle gözlemlerken Redzepi’nin, vahşi doğayla oynayıp unutulmuş bir besinler alemini gözler önüne sermesini de kayıt altına almış. Geleneksel mutfağını fast- food zincirlerle takas etmekten memnun olmayan bir tek biz değiliz; Singapur da aynı dertten muzdarip. Eric Khoo’nun yönettiği “Wanton Mee”, gastronomi yazarı Chun Feng Koh’un gözünden bu değişimi ve değişimin toplumsal etkilerini ele alıyor. Peter Svatek’in yönettiği “Hayat Tiyatrosu” (Theater of Life) ise muhteşem bir projenin hikayesi: Milano Fuarı’ndan çıkan atık gıda malzemeleri, dünyaca ünlü şefler tarafından 40 gün boyunca aşevi sakinleri için harika yemeklere dönüştürülüyor. Ve dünyadaki açlık sorununa bambaşka bir bakış; bu sorunu böcek yiyerek aşabilir miyiz? Soruyu, “Böcekler” (Bugs) adlı filmi ile yönetmen Andreas Johnsen soruyor. Sadece o değil elbette; bilim insanları, yüzyıllardır birçok millet tarafından bir gıda maddesi olarak tüketilen böceklerin protein kaynağı olarak tüm dünyada tüketilebileceğini önermiş, Birleşmiş Milletler de bu fikri desteklemiş. Johansen de bundan hareketle Nordic Yiyecek Laboratuvarı’ndan bir ekiple dünyanın dört bir tarafını dolaşarak böceklerin, yemek kültürleri içindeki yerini inceliyor.

Ustalarımız için; Anısına

Geçen yıl kaybettiğimiz sinema ustaları, 19. Randevu İstanbul Uluslararası Film Festivali’nde filmleriyle anılıyor. Festival kapsamında İranlı usta Abbas Kiyarüstemi’nin “Rüzgar Bizi Sürükleyecek” (Bad ma ra Khahad Bord) / 1999, Türk sinemasının ‘yakışıklı’sı Tarık Akan’ın rol aldığı “Maden” / 1978 ve Akademi Onur Ödülü sahibi, Polonyalı büyük sineması Andrzej Wajda imzalı “Demir Adam” (Man of Iron) / 1982 filmleri seyirciyle buluşacak.

19. Randevu İstanbul Uluslararası Film Festivali gösterimleri; Fatih Historia Cinemaximum ve Beyoğlu Atlas sinemalarında izlenebilir.