Homeros’un Odysseia’sı, Batı edebiyatının en temel metinlerinden biridir. Troya Savaşı’nın ardından İthaka kralı Odysseus’un on yıl süren dönüş yolculuğunu anlatır. Yolculuk boyunca kahraman, Poseidon’un gazabına uğrar, Kiklop Polyphemos’u kör eder, Sirenlerin şarkısına direnir, Kirke’nin büyüsüne karşı koyar, Kalypso’nun adasında yedi yıl tutsak kalır ve sonunda evine ulaştığında hem sadık karısı Penelope’yi hem de büyümüş oğlu Telemakhos’u bulur. Destan, yalnızca bir macera anlatısı değildir; insanın tanrılar karşısındaki çaresizliğini, kurnazlığın bedelini, sadakatin ve yurduna duyulan özlemin gücünü işler. Homeros, bu yolculuğu aynı zamanda bir ahlaki ve varoluşsal sınav olarak kurar.
Christopher Nolan’ın The Odyssey’si ise bu kadim anlatıyı alıp, neredeyse üç saate yayarak kendi sinema dilinin ağırlığı altında ezip geçen bir film. Troya’nın dumanları arasında başlayan ve İthaka’nın kıyılarına uzanan yolculuk, destanın ruhunu taşımak yerine, yönetmenin yıllardır peşinden koştuğu “büyük sinema” takıntısının en gösterişli ama en ruhsuz örneklerinden birine dönüşüyor. Film boyunca sürekli bir şeylerin “büyük” olması gerektiği hissi baskın; oysa büyüklük, tek başına anlam üretmez.
Matt Damon’ın Odysseus’u, filmin en temel sorunlarından biri. Damon, destanın kurnaz, acımasız ve aynı zamanda trajik kahramanını oynamaya çalışırken, ekranda çoğu zaman sadece yorgun, sakallı ve içine kapanık bir adam olarak kalıyor. Özellikle Polyphemos’un mağarasında geçen sahnede bu zayıflık daha da belirginleşir. Odysseus, tek gözlü devi kör ederken, ne destandaki o kibirli zafer duygusunu ne de sonrasında gelen lanetin ağırlığını taşıyabilir. Damon’ın yüzünde gördüğümüz ifade, efsanevi bir hilebazın değil, sıradan bir adamın paniği. Aynı sorun, Sirenler sahnesinde de tekrar eder. Geminin direğine bağlanan Odysseus, efsanenin o ünlü anında büyülenmiş bir kahraman yerine, neredeyse utangaç bir şekilde “dayanmaya çalışan” bir figür olarak kalıyor. Sesler yükselirken onun tepkisi o kadar ölçülü ve kontrollüdür ki, sahne kendi epik potansiyelini boğar.
Anne Hathaway’in Penelope’si de benzer bir kısırlıktan mustarip, öylece karşımıza çıkmış. Yirmi yıllık bekleyiş, filmde neredeyse bir dekor unsuruna indirgeniyor. Penelope’nin dokuma tezgâhı başında geçirdiği anlar, sadakatin derinliğini göstermek yerine, sürekli aynı duygusal notayı tekrar eden, yavaş ve tekdüze bir görüntüye dönüşür. Tom Holland’ın Telemachus’u ise daha da silik. Babasını arayan genç adam, filmin büyük bölümünde sadece “soylu bir endişe” ifadesiyle dolaşır. Odysseus’un dönüşünden sonra yaşanan baba-oğul karşılaşması, yılların birikimini taşıması gereken bir an olmasına rağmen, duygusal olarak o kadar zayıf kalır ki, sahne neredeyse bir formalite gibi geçer.

Nolan’ın mitolojik unsurları ele alış biçimi, filmin en tartışmalı yanlarından biri. Yönetmen, destanın fantastik boyutunu “ciddiyet” adına sürekli ehlileştirir. Kirke’nin adasında geçen bölüm, Samantha Morton’ın kısa süreli parıltısına rağmen, büyünün değil, neredeyse klinik bir dönüşümün sahnesine dönüşür. Adamların domuz haline gelmesi, Homeros’taki o ürkütücü, şehvetli ve aşağılayıcı atmosferi taşımak yerine, sadece “görsel olarak ilginç” bir sekans olarak kalır. Kalypso adasında geçen uzun bölüm ise daha da sorunlu. Charlize Theron’ın varlığına rağmen, Odysseus’un yedi yıllık tutsaklığı, ne arzu ne de esaretin ağırlığını hissettirir. Karakter, adada sanki biraz uzamış bir tatil yapıyormuş gibi duruyor, cidden çok komik! Nolan, tanrıların kaprisini, insanın tanrı karşısındaki çaresizliğini göstermek isterken, sürekli kendi “gerçekçi” üslubuna çekildiği için mitolojinin kanı kurur.
Anlatı yapısı da aynı dağınıklığı taşıyor. Film, Troya’nın yıkılışından başlar, sonra adalar arasında sürekli ileri-geri zıplar. Bu yapı, destanın zamansızlığını yansıtmak yerine, seyircinin dikkatini parçalar. Özellikle Odysseus’un adamlarını kaybettiği sahneler, birer trajedi anı olmaktan çıkıp, neredeyse rutin birer “kayıp” listesine dönüşür. Poseidon’un gazabı, fırtına sahnelerinde görsel olarak güçlü olsa da, duygusal bir karşılık bulmaz. Deniz, Nolan’ın kamerasında muhteşem görünür; ama o denizin içinde boğulan adamların feryadı, seyirciye neredeyse hiç ulaşmaz. IMAX’in devasa kadrajları, bu boşluğu daha da görünür kılar. Her şey çok büyük çekilmiştir, her şey çok nettir, her şey çok “önemlidir”; ama hiçbir şey gerçekten dokunmaz.
Ses tasarımı, Nolan’ın yıllardır eleştirilen takıntılarından birini bir kez daha ön plana çıkarmakta. Diyaloglar, özellikle açık deniz sahnelerinde ve fırtına anlarında neredeyse kayboluyor. Odysseus’un adamlarına verdiği emirler, rüzgârın ve Hans Zimmer taklidi müziğin altında boğulurken seyirci, destanın kritik anlarını çoğu zaman sezerek ya da altyazıya güvenerek takip etmek zorunda kalıyor. Bu, teknik bir kusur olmanın ötesinde, yönetmenin seyirciye duyduğu saygısızlığın da bir göstergesi, rezillik! Film, “duyulmayan” bir destan olmaya doğru ilerler.
Sonuçta The Odyssey, teknik olarak iddialı, görsel olarak görkemli, duygusal olarak ise neredeyse tamamen boş bir film. Nolan, Homeros’un dünyasını kendi sinema labirentinin içine hapsederken, destanın en temel gücünü—insanlığın tanrılar, doğa ve kendi karanlığı karşısındaki çıplak çaresizliğini—kaybeder. Geriye kalan şey, üç saate yayılmış, pahalı ve soğuk bir gösteri. İthaka’ya dönüş, bu filmde gerçekleşmez. Sadece Nolan’ın kendi egosunun labirentinde dönüp duran, yorgun ve etkisiz bir Odysseus kalır.
yasam.kaya@gmail.com

