Tiyatro salonunun eşiğinde ilk işitilen cümle, yüzyıllık bir yasağı tersine çevirir: Telefonunuzu kapatmayın. Şarjınız dolu olsun. Homeros’un denizinde kaybolmuş bir kralı aramaya çıkan bu yolculuk, İthaka’yı sahnenin gerisine değil, avucunuzun içine koyar. Mallorca’dan gelen La Mecànica’nın A Teen Odyssey’si, Paribu Art’ın salonunu bir amfi tiyatro olmaktan çıkarır; herkesin ayağa kalktığı, yürüdüğü, bakıştığı, ekranına eğildiği bir ara bölgeye dönüştürür. Nolan’ın bize sinemada ters köşe yapmasının bir yansıması tiyatro sahnesinde doğar.
Yapım 2024’te Odissees adıyla doğmuş, 2025 Edinburgh Fringe’de The Guardian’ın “bu yaz izlenmesi gereken yirmi oyun” listesine girmiş, British Theatre Guide’dan beş yıldız almış bir fiziksel tiyatro deneyimi. Yönetmenliğini ve dramaturjisini Pau Bachero üstleniyor; teknolojik omurgasını ise İspanyol sahnenin efsanevi ismi La Fura dels Baus’un Fundació Èpica’sının geliştirdiği Kalliôpé 2 uygulaması taşıyor. Bu ayrıntı önemli: Telefon burada sonradan yapıştırılmış bir “yenilik” değil, oyunun iskeleti. Işık, yön, grup, ritim, hatta bazen vicdan, cebinizdeki o küçük dikdörtgenden geliyor.
İçeri alınış bile bir sahne. Önce gençler; sonra diğer kuşaklar. Dışarıda bir şarkı bekletilirsiniz. O bekleyiş tesadüf değil. Oyun daha kapıdan içeri girmeden sizi yaşınıza göre ayırır; sonra aynı uygulamanın sorduğu sorularla —sevdiğiniz çiçek, kendinizi hangi çalgı olarak gördüğünüz, ateş başında mı yoksa sahilde mi durmayı seçtiğiniz— o ayrımı dağıtır. Dijital veri önce sizi kutulara koyar, ardından aynı veriyle kutuları kırar. A Teen Odyssey’nin en zeki jesti budur. Teknolojinin bizi parçaladığına dair kolay ağıtı tekrarlamak yerine, aynı aletin bizi başka bir düzlemde yeniden birleştirebileceğini sahneye taşır.
Ortadaki figürler yalın: bir baba, bir kız. Biri Baby Boomer’ın ağırlığını, öteki Z kuşağının sıçrayışını taşır. Söz azdır; beden konuşur. İtme, çekme, koruma, kaçma, omuzda durma, sırt dönme. Sienna Vila’nın akışkan, neredeyse suyun içinden çıkan hareketi ile Joan Maria Pascual’ın toprağa basan, inatçı duruşu, kuşaklar arası o eski gerilimi edebiyatın değil, kasın diliyle anlatır. Bağımsızlık isteği ile güvenlik arzusunun dansıdır bu. Teknoloji araya girdiğinde hem duvar olur hem köprü. Baba kızının yüzüne bakmak yerine ekrana bakıyordur; kız da babasının sesini değil, bildirimi duyar. Oyun bu gerçeği ahlâk dersine çevirmez. Gösterir. Sonra telefonlarımızı kaldırıp oyuncuya ışık tutmamızı ister. Cebimizdeki alet, bir an için, sahnenin lambası olur.
Sokrat’ın gençlere dair o meşhur sitemi —dikkatleri dağınık, odaları dağınık, müzikleri korkunç, söz dinlemezler— oyunun ses tasarımında yankılanır. İki bin dört yüz yıllık yakınma, bugünün koridorunda hâlâ taze durur. A Teen Odyssey bu yakınmayı alaya almaz; tarihin tekrarına işaret eder. Her kuşak bir öncekinin gençliğini “kaybolmuş” ilan eder. Homeros’un Telemakhos’u da babasını ararken aynı boşlukta duruyordu: evde kalan oğul, denizde kaybolan baba, aradaki görünmez ip. Oyun miti anlatmaz; mitin iskeletini bugünün salonuna indirir. Odysseus’un gemisi artık bir uygulama. Deniz, salonun karanlığı. Sirenler, bildirim sesleri.
Paribu Art’taki İstanbul durağında yapımın gücü, “interaktif” kelimesinin reklam dilinden kurtulup gerçekten işe yaramasında. Seyirci oturmaz. Yürür. Renklerin çağırdığı bölgelere gider. Yüzlere bakması söylenir, bakar. Aynı cevabı veren yabancıının yanına düşer. Bir Z kuşağı ile bir Y kuşağı, kendilerini aynı çalgı olarak tanımlamışlardır; yaş etiketleri bir anda işe yaramaz olur. Sahne, dekorun durduğu yer olmaktan çıkar; insanların arasında oluşur. Bu, Fura dels Baus geleneğinin —bedenin, kalabalığın, riskin— daha nazik, daha içe dönük bir torunudur. Şiddet yoktur. Fakat bir tür yumuşak zorlama vardır: telefonunu kullanmazsan oyunun bir kısmı senin için eksik kalır. Tiyatro, ilk kez belki de bu kadar açık biçimde, seyircinin cihazına muhtaçtır.

Bunun bir sınırı da var. Baba-kız çizgisi duygusal olarak temiz, neredeyse arketipsel durur; karmaşık ailelerin kirini, sınıfı, dili, inancı fazla taşımaz. Uygulamanın sorduğu sorular da henüz o kadar tehlikeli değildir. Çiçek ve çalgı masumdur. Cinsiyet, sınıf, inanç, siyasi aidiyet gibi daha keskin kırılmalarla aynı oyunu oynamayı deneseydi salon başka bir gerilime açılırdı. Selin Aydınoğlu’nun Mimesis’teki yazısında işaret ettiği kapı doğrudur: teknoloji yalnızca yönlendiren bir kılavuz değil, seyirciler arasındaki ilişkiyi kuran, bozan, yeniden ören bir dramaturji organı olabilir. A Teen Odyssey o kapıyı aralar, içeri bütünüyle girmez. Bu bir kusur değil, bir duraktır. Yapım iddiasını “kuşaklar arası bağ”da tutar; daha sert kimlik savaşlarına girmemeyi tercih eder. Tercih saygıdeğerdir. Merak da uyandırır.
Süre kısa, enerji yoğundur. Canlı DJ, bedenin temposunu salona yayar. Işık tasarımı (Jenny Vila) telefonların kendi ışığıyla yarışmaz, ona yer açar. Gösterinin sonunda, bazı duraklarda yerel katılımcıların kısa tanıklıkları —okuyamadığı bölüm, ağlamasına izin verilmeyen çocuk, ertelenmiş bir hayat— salonu bir anda durdurur. Göz yaşarır. Çünkü oyun sonunda şunu hatırlatır: Hepimiz bir zamanlar gençtik ve o gençlik, sandığımız kadar uzakta değil. Telefonlarımız bizi birbirimizden ayırıyor diye yakınırken, aynı telefonun bizi başka bir düzende yan yana koyabileceğini görmek, garip bir teselli bırakır.
İstanbul’un sahne haritasında “dijital tiyatro” çoğu zaman ekran, projeksiyon, yapay zekâ veya sahneye sonradan eklenen bir efekt olarak duruyor. A Teen Odyssey başka bir yol öneriyor: Dijital olan, görüntüyü değil ilişkiyi değiştirsin. Büyük dekor gerekmez. Cebimizdeki alet yeter. Yeter ki o alet, yasaklanan bir düşman değil, ortak bir enstrüman olsun.
Salondan çıkınca telefonu kapatasınız gelmez. Bir süre daha açık tutarsınız. Bende tam olarak bu oldu. Belki de ilk kez, sahneden sonra değil, sahnenin içinde şarjı bitmiş olmanın pişmanlığını duyarsınız. Odysseus evine dönmüştür; ev, bu kez, avucunuzun içindedir.
yasam.kaya@gmail.com
