Poor Things (2023): “Yorgos Lanthimos’un Feminist ‘Frankenstein’ Cehennemi! / YAŞAM KAYA

Yorgos Lanthimos, karmaşık ve komik ama aynı zamanda tüyler ürpertici filmleriyle ün kazanmış sıradışı bir isim. Yönetmenin diğer filmlerine baktığımız zaman; yalnız insanların zorla hayvanlara dönüştürüldüğü absürt aşk romanı The Lobster; bir cerrahın intikam peşinde koşan tuhaf ve psikopat bir genç tarafından rahatsız edildiği The Killing of a Sacred Deer; Emma Stone’un acı çeken bir kraliçeyi canlandırdığı Akademi Ödüllü The Favourite filmi karşımıza çıkıyor. “Yunan Yeni Dalgası”nın bir parçası olarak Alps ve Dogtooth gibi eski filmleri duygusal açıdan rahatsız edici nitelikte. Lanthimos ve Stone, Poor Things’te yeniden bir araya gelirken, gerçekten kendilerine özgü bir mizah anlayışına sahip mutlu bir hikaye ortaya çıkarmışlar.

Alasdair Gray’in aynı adlı romanından uyarlanan Poor Things, Mary Shelley’nin Frankenstein romanının sıfırdan şekil bulmuş hali. Burada yeniden dirilen ceset, intihar ederek ölen bir kadının (Stone) cesedidir; bilim adamı Dr. Godwin Baxter (Willem Dafoe) için bu kadının vücudu mükemmel bir deney aracıdır. Doktorun Bella Baxter adını verdiği bu baştan çıkarıcı kız, onun için bir deneyden çok daha fazlası haline gelirken, bir nevi kız çocuğu olur. Onların ilişkisi bilimsel olgunlukta ama karşılıklı samimi bir hayranlıkla gelişen bir bağdır. Bir yetişkinin vücuduna sahip olmasına rağmen zihni bir çocuğunki gibi olan Bella’nın hızla büyüdüğünü izliyoruz. Bella, olağanüstü bir potansiyelle dolu ve hem bilgiye hem de deneyime aç.

Bella, babasının (yaratıcısının) istediğinden daha hızlı bir şekilde, Baxter evinin tekdüze sınırlarının ötesinde kalan hayatı özlemeye başlar. Şehvetli bir adam (Mark Ruffalo) ona daha geniş bir dünyayı göstermeyi teklif ettiğinde, o bu şansın ve tüm tuhaf fırsatların üzerine atlar. Bella’nın bu yola çıktıkça dünyası renklenmektedir. Yolculuklarında pembe gökyüzünü, gür yeşillikleriyle deniz ve altın rengi şehirleri görür. Kendisi ise sıklıkla hastalıklı soluk maviler ve canlı ama biraz insanı tiksindiren sarılarla süslenmiştir. Fakat yaşadıkça renkleri değişir.

Poor Things, kendini zeka, cinsel arzu ve özgürlüğe sahip bir yaratık olarak anlamaya başlayan genç bir kadının parlak bir şekilde yansıtıldığı bir reşit olma hikayesine dönüşüyor. Filmin kökeni korkunun doğuşu olsa da, Lanthimos’un Poor Things’i, yaşamın anlamını şaşırtıcı derecede acımasız kaynaklardan alan hoş bir estetiğe sahip. Poor Things tasarımcıları renk seçimlerini filmin bir yapboz parçası haline getirdikleri için insan inanılmaz, büyüleyici bir atmosferin içine dalıyor. Bella’nın büyüyen dünyasında olduğu gibi, filmde yaşam ve ölüm karmaşık bir şekilde iç içe geçmiş durumda. Lanthimos, kadının gösterişli eğlencesinden, yalnız Godwin’in soğuk dünyasına bir şekilde geri dönüyor. Her ikisi de deneyler yapıyor; kadın yaşam derslerinde, adam cesetler üzerinde. Lanthimos ve ekibi bize bunu nokta atışı biçiminde aktarıyor. Bella evinden ne kadar uzağa giderse gitsin Godwin’e (ya da kendi deyimiyle Tanrı’ya) bağlı olduğunu ve geri döneceğini hatırlatıyor. Kelimenin tam anlamıyla onun kökeni ve nihai sonu bu. Poor Things ölümlülük üzerine bir karanlığa sürüklenmiyor bizi, çünkü mutlu bir hikaye var perdede.

Bella yolculuklarında yalnızca bedenin ve aklın, yemeğin ve zevklerin değil; aynı zamanda kıskançlığın ve ölümlülüğün kadın düşmanlığı üzerine karanlığını da keşfeder. Lanthimos, Jerskin Fendrix’in notalarından oluşan müziklerle filmini çok sert tutmuyor, aksine Bella’nın cinsel keşfini çekinmeden yaşamasına izin veriyor. Lanthimos ve Stone; fetişizmi, çıplaklığı, biseksüel şehveti, neşeli cinselliği şahane biçimde sergiliyor. Poor Things’te Bella’nın seçimleri herkesin tercihi olmayabilir ama bunlar onun seçimleridir ve bizleri de bu seçimin içine çeker. Frankenstein canavarının aksine Bella, çürüyen vücut parçalarından oluşan bir koleksiyon değil. O tartışmasız, inanılmaz derecede mükemmel bir ceset. Benzer şekilde, Godwin’in üzerinde deney yaptığı diğer hayvanlar da hayranlık verici bir şekildedir.

Lanthimos, seksin ve olgunlaşan bedenlerin tüyler ürpertici yönlerinden korkakça kaçmak yerine, Bella’nın kendi hayatını nasıl gördüğünü cesurca yansıtıyor. Tekrar yaşamaya başlayan kadının yaratıcısıyla kurduğu ilişki, cinselliğiyle ilgili her yeni keşfi yaptığı gibi, kolaylıkla kabul ettiği Tanrısının yaralı yüzü kadar sevimli!

Emma Stone, Bella rolünde muhteşem bir psikolojik analiz ortaya çıkarmış. İlk başlarda karakterinin fiziksel yapısı yeni yürümeye başlayan bir çocuğunki gibi titrek ve kararlı. Film ilerledikçe daha güçlü bir yürüyüş geliştiriyor ve kısa sürede ne kadar mesafe kat ettiğini görsel olarak beynimize kazıyor. Kolları heyecanla sallanırken toplumun zarafet ya da kadınlık anlayışıyla alay ediyor. Stone bu tasviri kolaylıkla ve adeta bir coşkuyla yönetiyor, “kibar toplum”un sık sık dile getirilen taleplerine tam anlamıyla teslim olmuyor. Bella küçük konuşma oyununu oynamayı ve gürleyen erkek egolarını sakinleştirmeyi öğrenirken bile, Stone’un bakışlarında açık bir meydan okuma var. Çoktan ölmüş olan bu kadın bizim gibi ölümden korkmuyor. Bella Baxter, kadınların zihninde genç bir kadının istediği kadar tuhaf, gösterişli giyinirken, elde ettiklerinin ona ait olacağını, hiçbir zaman onun ihtiyaçlarına uymayan veya anlaşılmayan kurallara sahip sıkıcı bir ataerkilliğin olmadığı bir dünyaya ait olduğunu anlatıyor. Emma Stone başarısı işte tam bu anda yükselmiş.

Lanthimos’un son filminde yıldızların yarattığı estetiğe hayran oluyoruz. Dafoe, şiirler yağdıran, aynı gösterişle çılgın bilim adamı kadar hassas ve korkusuz tuhaf bir kişilik. Tanrının kimliği üzerine ironiyi onunla beraber yaşadık. Ramy Youssef, Bella’nın ilk şaşkın talibi olarak çok sevimli. Margaret Qualley beklenmedik bir arkadaş rolünde çok hoş. Christopher Abbott ise heyecan yaratan bir zorbayı canlandırıyor. Jerrod Carmichael, kurnaz bir gülümseyle birlikte keskin bir zeka sunarken, Hanna Schygulla ilginç yaşlı bir kadını canlandırıyor. Çok konuşan, ateşli Duncan Wedderburn olarak Mark Ruffalo filmle bütünleşmiş.

Poor Things güzel bir şekilde anlatılan basit bir hikayeyi göstermiş bizlere. Tuhaflıklarına rağmen Bella Baxter’ın anlatımı oldukça etkili. Senarist Tony McNamara, ki kendisi The Favourite ile The Great’in yazanıdır, bu tanıdık yapı içinde, hem karanlık hem de lezzetli bir mizahı tutkuyla beslenen ve kibirden etkilenen canlı karakterleri bir kez daha başarıyla yarattı.

Lanthimos ve ekibi muhteşem, biraz iğrenç ama sonuçta sinemaya meydan okurcasına coşkulu bir film yaptılar. Poor Things son derece saygısız olanın çatışmasından keyif alan bir komedi. Bu korkusuz bir erotizmin ve coşkuyla heyecanlandırılmış bir peri masalının garipliği içinde yapılıyor. Stone, Ruffalo ve filmin geri kalan muhteşem kadrosu bu renkli ve vahşi dünyayı kucaklayıp, bizi acı ve zevkle dolu bir yolculuğa davet ediyor: Hayat kısa, bu yüzden fırsatınız varken yaşayın!

Poor Things, ruhu besleyen, görselliği ile hayranlık uyandıran çarpıcı bir şölen. Bize şaşırtıcı derecede tatlı bir komedi sunan Yorgos Lanthimos, sinemadaki en iyi filmine imza atmış. Emma Stone’ un bu performansıyla yeniden Oscar alması çok mümkün!

Filme puanım 10 üzerinden 9!

yasam.kaya@gmail.com