ARŞİMET PRENSİBİ (2026): “Şüphe, Linç ve Gerçeğin Suda Batışı” / YAŞAM KAYA

Josep Maria Miró’nun 2011’de Premi Born de Teatre ödülünü kazanan ve dünya çapında 50’den fazla ülkede sahnelenen oyunu Arşimet Prensibi, modern toplumun kırılgan dengelerini sorgulayan çarpıcı bir eser. Türkçe sahnelemelerde, özellikle Tiyatro Dokuz’un prodüksiyonunda, bu oyun adeta bir ayna tutuyor günümüz dünyasına: Sosyal medyanın yarattığı linç kültürü, önyargıların gücü ve bireyler arasındaki güven erozyonu. Oyun, bir yüzme havuzunun soyunma odasında geçen gerilim dolu bir tartışmayla başlıyor ve hızla bir toplumsal fırtınaya dönüşüyor. Küçük bir çocuğun ailesine anlattığı masum bir olay –koçun bir başka çocuğu öpmesi– hızla şüphe tohumları ekiyor ve karakterleri bir vicdan muhasebesine sürüklüyor. Miró, burada Arşimet’in fizik prensibini metaforik bir şekilde kullanıyor: Bir cisim suya daldığında yer değiştirdiği su miktarı kadar kaldırma kuvveti alır, ama oyunda bu “yer değiştirme” şüpheyle gerçeğin yer değiştirmesi olarak yorumlanıyor. Gerçek batarken, algılar yüzeye çıkıyor.

Oyunun gücü, öncelikle dramatik yapısında yatıyor. Dört karakter –Jordi (koç), Hector (kulüp müdürü), Anna ve David (ebeveynler)– üzerinden inşa edilen diyaloglar, klasik bir gerilim hikayesinden öte, psikolojik bir katmanlar silsilesi sunuyor. Miró’nun metni, lineer bir anlatıdan ziyade, döngüsel bir yapıya sahip: Her replik, önceki bir şüpheyi derinleştiriyor ve seyirciyi sürekli olarak taraf değiştirmeye zorluyor. Bu, Aristotelesçi dramaturjiden uzaklaşıp, post-dramatik unsurlara yaklaşıyor; çünkü olaylar kadar, olayların algılanışı ön planda. Sosyal medya etkisiyle büyüyen linç kültürü, oyunun omurgasını oluşturuyor. “Klavye bu çağın giyotinidir” repliği, tam da bu noktada parlıyor: Yazılmış her söz, paylaşılmış her fotoğraf, kanıt olmadan suçlu ilan edebiliyor. Miró, burada adalet sisteminin dışında gelişen “sosyal yargılamaları” eleştiriyor; önyargılar –cinsiyet, cinsel yönelim ve sınıf temelli– bireyleri nasıl ezer gösteriyor. Oyun, homofobi ve pedofili gibi hassas konuları işlerken, bunları bir suçlama aracı olarak değil, toplumun kolektif paranoyasını açığa çıkaran bir araç olarak kullanıyor. Bu anlamda, Bertolt Brecht’in epik tiyatrosuna göz kırpıyor: Seyirciyi duygusal olarak içine çekmek yerine, düşünmeye itiyor.

Tiyatro Dokuz’un sahnelemesinde, yönetmenin yaklaşımı oyunu daha da etkileyici kılıyor. Sahne tasarımı, kahverengi tonlamalı dekorlarla eski Amerikan filmlerini andıran bir ambiyans yaratıyor –bu, nostaljik bir masumiyet kaybını simgeliyor gibi. Soyunma odası, dar ve klostrofobik bir alan olarak kullanılmış; ışık tasarımı ise şüphe anlarında gölgeleri vurgulayarak gerilimi artırıyor. Ses tasarımı minimal: Arka planda hafif su sesleri veya klavye tıkırtıları, metaforu pekiştiriyor. Bu unsurlar, oyunu bir “gerilim dolu atmosfer” haline getiriyor; seyirci adeta karakterlerle birlikte boğulma hissi yaşıyor. Ancak, bazı sahnelerde tempo düşüşleri yaşanıyor –özellikle diyalogların uzadığı bölümlerde– ki bu, metnin yoğunluğundan kaynaklanıyor olabilir. Yine de, bu yavaşlık bilinçli bir tercih gibi duruyor; çünkü seyirciyi kendi önyargılarıyla yüzleşmeye zorluyor.

Seyircinin tepkileri, oyunun genel olarak güçlü bir kabul gördüğünü bana gösterdi. Prodüksiyonun izleyicileri tatmin ettiğini aşikar. Oyunu “düşündürücü”, “gerilim dolu” ve “güncel” bulduğumu özellikle belirtmeliyim. Metnin merkezindeki Arşimet metaforunu özellikle övmeliyim; bir iddianın –gerçek olsun ya da olmasın– düştüğü ortamda yarattığı yankının, bazen suçun kendisinden daha tehlikeli olabileceğini çok ince ve zekice işlenmesi muhteşem! Dekorun klostrofobik atmosferi, rejinin gerilimi adım adım yükseltmesi ve oyuncuların performansları muazzam. Oyunda ayrıca kara mizah unsurları da dikkat çekiyor; bazı sahnelerde hem üzüntü hem de gülme anları bir arada yaşanıyor ve bu ikilik, oyunun duygusal katmanlarını zenginleştiriyor.

Öte yandan, tempo düşüşleri ve bazı diyalogların uzaması gösteriye getireceğim olumsuz eleştiriler arasında. Ancak bu yavaşlık bana bilinçli bir tercih gibi geliyor. Metnin yoğunluğu ve karakterlerin iç dünyasına derinlemesine inmeyi hedeflemesi, seyirciyi aceleye getirmemek, aksine kendi vicdanını, kendi önyargılarını uzun uzun tartmaya zorlamak için tasarlanmış bir ritim yaratıyor. Bu tercihin bedeli hafif bir yorgunluk hissi olsa da, oyunun asıl amacı olan rahatsız edici sorgulamayı tam da bu yavaşlık sayesinde başarıyor. Sonuçta salondan çıkarken sadece hikâyeyi değil, kendi klavyesinin arkasındaki potansiyel linç gücünü de yanımda taşıdm. Bu etki, oyunun en kalıcı izi.

Oyuncuların performansları, oyunun en güçlü yönlerinden biri. Özge Özder’in Anna rolünde sergilediği iç çatışma, duygusal katmanları ustalıkla yansıtıyor; bir anne olarak koruma içgüdüsüyle önyargı arasındaki gelgiti, mimikleriyle bile hissettiriyor. Erdem Kaynarca’nın Jordi yorumu, masumiyet ve suçluluk arasında salınan bir karakteri derinlemesine işliyor –ses tonundaki titremeler, seyirciyi empatiye sürüklüyor. Onur Gürçay ve Alp Özbayram ise Hector ve David olarak, bürokratik soğukluk ile duygusal patlamaları dengeliyor; özellikle Gürçay’ın monologları, linç kültürünün yıkıcılığını somutlaştırıyor. Toplamda, ensemble oyunculuk mükemmele yakın; ama kadın karakterlerin biraz daha arka planda kalması, oyunun cinsiyet dinamiklerini zayıflatmış.

Toplumsal bağlamda, Arşimet Prensibi günümüz Türkiye’sine cuk oturuyor. Sosyal medyanın hakim olduğu bir ülkede, kanıtsız suçlamalar ve linçler sıkça gündemde. Oyun, bu fenomeni tiyatro sahnesine taşıyarak, seyirciyi kendi klavyesinin arkasından çıkarmaya davet ediyor. Miró’nun eseri, bireysel özgürlüklerle kolektif korkuların çatışmasını ele alırken, evrensel bir soru soruyor: Gerçek, şüphe karşısında nasıl yüzer? Bu, sadece bir tiyatro oyunu değil; bir vicdan testi.

Genel olarak, Arşimet Prensibi 8/10 puanlık bir başarı. Temaları cesurca işliyor, ama bazı sahnelerdeki tekrarlar seyirciyi yorabiliyor. Eğer tiyatroda düşündüren, rahatsız eden eserler seviyorsanız, kaçırmayın –ama uyarayım, sudan çıktıktan sonra bile ıslak kalacaksınız.

yasam.kaya@gmail.com