29.İstanbul Tiyatro Festivali, tiyatronun sınırlarını zorlayan bir seçkiyle ülkenin tiyatro damarına damga vurdu ve bu yılki en çarpıcı duraklarından biri, Flaman Kraliyet Tiyatrosu’nun Bovary’siydi. Gustave Flaubert’in 1857’de yayımlanan ve dönemin ahlak bekçilerini ayağa kaldıran Madame Bovary’sinden yola çıkan bu yapım, Carme Portaceli’nin yönetmenliğinde ve Michael De Cock’un uyarlamasıyla, Emma Bovary’yi bir kez daha sahneye taşıdı. Zorlu PSM’de sahnelenen oyun, 85 dakikalık kesintisiz bir akışla, Felemenkçe oynanmasına rağmen Türkçe altyazılarla izleyiciyi adeta bir transa sokuyor. Bir eleştirmen olarak görüşüm şu: Bu Bovary, nostaljik bir edebiyat uyarlaması değil; aksine, 21. yüzyılın ataerkil zincirlerini sorgulayan, kadınlığın ezici boşluğunu bugüne taşıyan keskin bir feminist manifesto.
Sahne, minimalist bir sadelikle tasarlanmış – Marie Szersnovicz’in ellerinde, boş bir alanın etrafında dönen birkaç nesne, Emma’nın iç dünyasının metaforu gibi. Korseler, kitap yığınları ve bir sandalyenin gölgesi dışında fazla bir şey yok; ama bu boşluk, oyunun gücü. İzleyici, Emma’nın (Maaike Neuville) hayallerinin ve hayal kırıklıklarının içinde debelenirken, sahne tasarımı onu bir hapishaneye dönüştürüyor. Portaceli, Flaubert’in romanını adeta yeniden yazmış: Klasik hikâyede Emma, doktor eşi Charles’la (Koen De Sutter) evliliğinin monotonluğunda aşıklara sığınan, sonunda zehirle son bulan bir trajedi kahramanı. Burada ise Emma, romantik kaçamakları bir kenara bırakıp Charles’la ilişkisine odaklanıyor – bu, oyunu bir aşk hikâyesinden ziyade, bir varoluş mücadelesine eviriyor. Emma, babasının zorlamasıyla evlendiği adamın kollarında, “daha fazlasını” arıyor; ama bu arayış, sadece cinsellikte değil, toplumsal rollerin dayattığı kimliksizlikte yatıyor. Portaceli’nin dehası burada devreye giriyor: Oyun, 19. yüzyıl Fransa’sında geçmiyor; karakterler zamansız bir boşlukta salınıyor, izleyici her replikte kendini –ya da etrafındakileri– tanıyor.
Oyunculuk, bu minimalist çerçevenin en parlak yıldızı. Maaike Neuville’in Emma’sı, bir fırtına gibi: Gözlerindeki o açlık, sesindeki o kırılgan öfke, izleyiciyi Emma’nın ruhunun derinliklerine çekiyor. Neuville, Emma’yı ne bir kurban ne de bir asi olarak çiziyor; o, bastırılmış arzularının esiri bir kadın, ama aynı zamanda kendi zehrini yudumlayan bir savaşçı. Koen De Sutter’in Charles’ı ise muazzam bir kontrast: Sıradan, iyi niyetli ama kör bir adam – Emma’nın hayallerini besleyemeyen, ama onu yargılamayan bir figür. İkili arasındaki sahneler, sessiz gerilimle dolu; bir bakış, bir dokunuş, evliliğin boğucu rutinini öyle ustalıkla yansıtıyor ki, alkışlar arasında izleyicinin içindeki suçluluk duygusu yankılanıyor. Ana Naqe’nin yan rollerdeki dokunuşları ise, Emma’nın etrafındaki erkek dünyasını –doktor, âşık, toplum– tek bir gölge gibi özetliyor. Bu üçlü, oyunu sırtlıyor; fazla oyuncu yok, fazla diyalog yok, ama her jest bir roman sayfası kadar dolu.

Temelinde yatan feminist okuma, Bovary’yi bir klasikten öteye taşıyor. Flaubert’in Emma’sı, dönemin ahlakçılarını rahatsız eden bir “ahlaksız”dı; Portaceli ise onu 21. yüzyılın sesi yapıyor. Oyun, kadınlığın toplumsal koşullarını masaya yatırıyor: Annelik yükümlülüklerini tam yerine getirmeyen bir kadın “canavar” mı olur? Tecavüz mağduru, sessiz kalırsa “istemiş” midir? Emma’nın intiharına sürükleyen, sadece aşklar değil, bu dar kalıplar – eril ve dişil rollerin zinciri. Ve en vurucu soru: Yeniden düşünülmesi gereken kadınlık mı, yoksa erkeklik mi? Portaceli, ataerkil sistemin kimseyi özgür bırakmadığını haykırıyor; Charles bile, Emma’nın arzularını anlayamayan bir mağdur. Bu yorum, oyunu sadece bir uyarlama olmaktan çıkarıp, bugünün #MeToo’suyla, kadın hakları mücadeleleriyle rezonansa sokuyor. İzlerken, Emma’nın çığlığı, İstanbul’un kalabalık sokaklarındaki binlerce kadının sessiz isyanı gibi geliyor.
Teknik unsurlar da kusursuz bir bütünlük sağlıyor. Harry Cole’un ışık tasarımı, Emma’nın ruh hallerini adeta boyuyor: Karanlıkta parlayan bir lamba, hayallerin kırılganlığını; sert gölgeler, toplumsal baskıyı simgeliyor. Charo Calvo’nun ses tasarımı, minimalist sahneyi dolduruyor – yankılanan bir kalp atışı, sayfaları çevrilen bir romanın hışırtısı, Emma’nın iç monologunu dışa vuruyor. Koreografi (Lisi Estaras) ise, Emma’nın bedenini bir dansa dönüştürüyor; her hareket, bastırılmış bir özgürlük çığlığı. Felemenkçe metin, Türkçe altyazılarla sorunsuz akıyor – altyazılar, sahnenin ritmini bozmadan, izleyiciyi hikâyeye bağlı tutuyor. +16 yaş sınırı, oyunun cinsellik ve intihar temalarını göz ardı etmiyor; ama bu, tam da festivalin ruhuna yakışan bir cesaret.
Sonuçta, Bovary bir tiyatro şöleni değil, bir vicdan muhasebesi. Portaceli ve ekibi, Flaubert’in romanını bir ayna gibi tutuyor yüzümüze: Emma Bovary, hepimizin içindeki o bastırılmış Emma. Festivalin bu yapımı, İstanbul’un kozmopolit sahnelerini bir kez daha zenginleştiriyor; izledikten sonra, sokaklara çıkarken, her kadının –ve erkeğin– gözüne daha farklı bakıyorsunuz. Eğer kaçırdıysanız, bir sonraki turnede peşini bırakmayın; bu ses, susmaya niyetli değil.
yasam.kaya@gmail.com
