One Battle After Another (2025): “Paul Thomas Anderson’ın Zirvesi OSCAR 2026’ya Damga Vuracak! / YAŞAM KAYA

Paul Thomas Anderson, Amerikan sinemasının en özgün seslerinden biri olarak uzun süredir kariyerini ustalıkla inşa ediyor. There Will Be Blood ile zirveye çıkmış, Phantom Thread ile incelikli bir romantizm portresi çizmiş, Licorice Pizza ile nostaljiyi gençlik enerjisiyle harmanlamıştı. 2025’te vizyona giren One Battle After Another, Anderson’ın şimdiye kadarki en iddialı, en pahalı ve en eğlenceli filmi olarak karşımıza çıkıyor. Thomas Pynchon’ın Vineland romanından gevşek bir ilhamla yola çıkan film, politika, kara komedi, aksiyon ve gerilim unsurlarını öyle ustalıkla birleştiriyor ki; izleyiciyi hem kahkahalara boğuyor hem de derin bir politik paranoya hissiyle baş başa bırakıyor. Amerika’nın kimlerin elinde oyuncağa dönüştüğü ve halkın fakirlik içinde umutsuz hayatı yüzümüze bir tokat gibi iniyor.

Film, 1980’lerin Kaliforniya’sında geçen, eski devrimcilerin yaşadığı olayla başlıyor ve sonra o devrimciler bir araya gelerek bir kız kaçırma olayını çözmeye çalıştığı çılgın bir hikâyeye evriliyor. Meksika’ya kadar uzanan bu olaylar zinciri bambaşka konuları içine katıyor. Devrimci ruh veya baba olmak? Ya da arkadaşlarını satmak ve hayatta kalmak? Leonardo DiCaprio’nun canlandırdığı eksantrik devrimci dedektif figürü, Sean Penn’in sert mizaçlı asker görüntüsü, Benicio del Toro’nun gizemli yan karakteri ve özellikle Teyana Taylor’ın patlayıcı enerjili performansıyla öne çıkan bir ensemble kadro var. Anderson, Pynchon’ın karmaşık, katmanlı evrenini sadeleştirirken kendi imzasını koruyor: Uzun plan sekanslar, hızlı kurgu geçişleri, dönem müziğiyle dolu bir soundtrack ve her sahnede hissedilen o kontrolsüz enerji. Devrime bir adım yaklaşmak nedir? Ya da dünyada devrim için mücadele etmek mümkün müdür?

Anderson’ın en büyük başarısı, filmi bir “aksiyon komedisi” olmaktan çıkarıp güncel Amerika’nın portresine dönüştürmesi. Vineland‘in Reagan dönemi eleştirisini günümüze taşıyor; kapitalizm, unutulmuş idealler, aile bağları ve sürekli yinelenen “kötü adam” metaforu üzerinden bir distopya hissi yaratıyor. Film, kahkaha attırırken bir yandan da “Biz hâlâ 1984’te mi yaşıyoruz?” sorusunu sorduruyor. Aksiyon sahneleri –ki Anderson’ın kariyerinde şimdiye kadar bu kadar yoğun olmamıştı– nefes kesici: Arabalar, patlamalar, kovalamacalar… Ama hiçbiri boş değil; her biri Bu aksiyon sahnelerinde kapitalizm ile sosyalizm savaşını an be an hissediyoruz. Bu felsefi boyut karakter gelişimine veya temaya hizmet ediyor. Andy Jurgensen’ın breakneck kurgusu, filmin 170 dakikalık süresini hiç hissettirmiyor; aksine, izleyiciyi bir lunapark trenine bindirip sonuna kadar bırakmıyor.

Oyunculuklar ise ayrı bir seviye. DiCaprio, yıllardır beklediğimiz o “çıldırmış” performansını finalmente veriyor: Hem komik, hem trajik, hem de fiziksel olarak talepkâr bir rol. Ama devrimci ruhla harmanlanmış, panik bir insanın kızı için mücadelesinde oyuncunun karakter yaratımı zirveye çıkmış. Sean Penn, her zamanki gibi yoğun ama bu kez daha sert, faşist ve mizahi bir tonda. Benicio del Toro gizemli aurasıyla filmin en ikonik anlarını yaratıyor. Ama asıl sürpriz Teyana Taylor: Müzisyen kökenli oyuncunun bu kadar güçlü bir sinema varlığı sergilemesi, ödül sezonunun en konuşulan konularından biri oldu. Chase Infiniti gibi genç oyuncular da kadroyu tamamlıyor ve nesiller arası çatışmayı somutlaştırıyor.

Filmin teknik başarıları da göz kamaştırıcı. Robert Elswit’in sinematografisi, 70’ler ve 80’ler estetiğini modern bir parlaklıkla birleştiriyor. Jonny Greenwood’un skoru ise yine mükemmel: Elektronik unsurlarla rock riff’lerini harmanlayarak filmin adrenalini sürekli yüksek tutuyor.

Filmin ödül sezonu performansı şimdiden efsanevi. National Board of Review’den En İyi Film ve birden fazla oyunculuk ödülüyle başladı yolculuk. Los Angeles, New York, Chicago gibi eleştirmen birliklerinden yönetmen, film ve yardımcı rollerde ödüller yağdı. Golden Globes’ta En İyi Film (Müzikal/Komedi), En İyi Yönetmen, En İyi Senaryo ve En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Teyana Taylor) olmak üzere dört ödül aldı – dokuz adaylıktan. Critics’ Choice’ta da En İyi Film ve Yönetmen ödüllerini kaptı. Gotham, Toronto gibi bağımsız törenlerden de payını aldı.

Oscar şansı ise çok yüksek. Ocak 2026 itibarıyla film, En İyi Film kategorisinin en güçlü adaylarından biri olarak görülüyor. Anderson’ın ikinci Oscar’ını (ilk adaylığı There Will Be Blood ileydi) Yönetmen dalında alması sürpriz olmaz. Senaryo (Orijinal ya da Uyarlama tartışması olsa da) ve Kurgu dallarında neredeyse kilitli. DiCaprio’nun En İyi Erkek Oyuncu şansı var ama rekabet sert. Teyana Taylor ve Benicio del Toro Yardımcı dallarda favori. Teknik dallarda (Görüntü, Ses, Kurgu) da birden fazla adaylık bekleniyor. Tek risk, filmin “çok eğlenceli” bulunup “ciddi” rakiplere (mesela dram ağırlıklı filmlere) karşı geride kalması – ama Golden Globes zaferi bu algıyı kırdı gibi görünüyor. Genel tahminim: 8-12 arası adaylık, 3-5 ödülle geceyi tamamlar.

Sonuç olarak, One Battle After Another, Paul Thomas Anderson’ın olgunluk dönemi başyapıtlarından biri. Hem seyirciyi eğlendiriyor hem de politik olarak düşündürüyor; hem ticari hem sanat filmi olmayı başarıyor. Amerikan sinemasında nadir görülen bir denge bu. Eğer 2025’in en iyi filmini arıyorsanız, başka yere bakmanıza gerek yok – bu film, bir zaferden sonra gelen bir başka zafer gibi, sinema tarihine kazınacak.

Filme puanım 10 üzerinden 8,5

yasam.kaya@gmail.com