Arturo ’nin Önlenebilir Tırmanışı (2026): Faşizmin Sessiz Ortakları, Arturo Ui’nin Hitlervari Tırmanışı! / YAŞAM KAYA

Bertolt Brecht’in epik tiyatrosunun en keskin silahlarından biri olan Arturo Ui’nin Önlenebilir Tırmanışını İzmir Şehir Tiyatrosu’ndan izledim ve bu prodüksiyon, faşizmin adım adım yükselişini kara mizahla öyle vurucu bir şekilde anlatıyor ki, salondan çıkarken sadece gülmüş değil, aynı zamanda günümüz siyasetinin karanlık yansımalarıyla yüzleşmiş gibi hissettim. Ümit Aydoğdu’nun rejisiyle sahnelenen oyun, daha önce İstanbul’da Tiyatro Adam’da aynı yönetmen tarafından hayata geçirilmişti; şimdi birebir aynı yaklaşımla İzmir’e taşınmış. İstabul’da oyunu izlediğimde yakaladığım heyecanı, İzmir’ in genç kadrosunda da hissettim. Aydoğdu, Brecht’in metnini adeta bir cerrah hassasiyetiyle işliyor: Yabancılaştırma efektini bozmadan, kara mizahı keskinleştirerek ve ritmi hiç düşürmeden sahneye taşıyor. Rejisinin en büyük başarısı, oyunu zamansız kılmak; hiçbir şeyi güncelleştirmeden, seyirciyi kendi güncel gerçekliğiyle yüzleşmeye zorluyor. Bu tutarlı ve cesur yorum, yönetmenin epik tiyatro anlayışındaki ustalığını bir kez daha kanıtlıyor.

Siyasi açıdan oyun tam bir uyarı çanı gibi çalıyor. Brecht’in 1941’de yazdığı metin, otoriterleşmenin tohumlarını ekonomik krizlerde, yolsuzluklarda ve toplumsal sessizlikte buluyor – ve İzmir sahnesinde bu, Türkiye’deki güncel siyasi iklime adeta ayna tutuyor. Ui’nin “koruma” adı altında şiddet tekelini ele geçirmesi, günümüzde otoriter rejimlerin medya kontrolü, yargı manipülasyonu ve muhalif susturma taktikleriyle güçlenmesini hatırlatıyor. Sessiz kalan sebze tüccarları toplumun pasifliğini simgeliyor; oyunda bu sessizlik felaketin anahtarı olarak gösteriliyor – tıpkı gerçek hayatta demokratik erozyon karşısında “bana dokunmayan yılan” mantığının faşizan eğilimleri nasıl beslediği gibi. Aydoğdu’nun rejisi alegoriyi güncelleştirmeden bıraksa da, seyirciyi kendi siyasi gerçekliğiyle yüzleşmeye zorluyor: Popülizm, korku pompalama ve çıkar ağları sadece tarih kitaplarında kalmıyor; bugünün Türkiye’sinde de benzer dinamikler muhalefetin sindirilmesi veya ekonomik baskılar üzerinden kendini gösteriyor. Bu bağlamda oyun bir eleştiri değil, bir çağrı: Faşizm önlenebilir, ama ancak toplum uyanık kalırsa.

Oyuncu performansları bu prodüksiyonun asıl zaferi ve özellikle Arturo Ui’nin canlandırılışında olağanüstü bir yaratıcılık var. Tüm ekip, Ui’yi sırayla canlandırıyor; her oyuncu sahneye çıktığında karakterin megalomanisini, kırılganlığını ve tehditkâr komikliğini farklı bir tonda ama aynı güçle veriyor. En çarpıcı yanı, hepsinin Ui’yi Hitler’in hareketleri ve konuşma biçimiyle oynaması: Vurgulu, ritmik hitabet tarzı – kelimeleri uzatarak, ani yükselişlerle, teatral jestlerle; sert el kol hareketleri, baş sallamaları, parmak sallayarak tehdit eden pozlar… Her biri sahnede tam bir Hitler taklidi gibi: Abartılı ama inandırıcı, komik ama tüyler ürpertici. Bu sahnelerde oyuncuların siyah takımlarına eklenen kırmızı ceket detayı, Hitler’in ikonik imajına gönderme yaparken, güç ve tehlike sembolizmini görsel olarak da pekiştiriyor – kırmızı ceket, sahnede adeta bir tehlike bayrağı gibi dalgalanıyor. Bu kolektif yorum, Brecht’in istediği yabancılaştırma efektini en güçlü şekilde sağlıyor – Ui’nin tiratları sırasında salondaki kahkahalar, hemen ardından gelen rahatsız edici sessizlikle yer değiştiriyor. Hasan Özyürek (Dogsborough), yozlaşmış eski düzenin temsilini inandırıcı bir çaresizlikle veriyor. Efe Çetinel (Emanuele Giri), Deniz Gürzumar (Giuseppe Givola) gibi isimler çetenin iç çatışmalarını ve sadakatsizliklerini keskin bir senkronizasyonla aktarıyor. Kadın roller sınırlı olsa da Dalya Kilimci’nin Dockdaisy yorumu metne toplumsal cinsiyet sorgulaması katıyor. Ekipteki diğer güçlü isimler – Efe Ünal, Ege Derin, Enes İlçi, İbrahim Göksel – toplu sahnelerde ritmi tutuyor; a capella müzikler sırasında vokal yetenekleri göz kamaştırıyor. İzmir kadrosu kolektif bir enerji getiriyor; bireysel yıldızlaşma yerine ekip ruhu ön planda, bu da oyunun epik yapısını zirveye taşıyor. Tempo yüksek, ironiler keskin – sadece bazı hızlı diyaloglarda ufak nüans kayıpları var, ama genel etki muazzam.

Sahneleme, Brecht’in yabancılaştırma efektini ustalıkla kullanıyor: A capella şarkılar, doğrudan seyirciye hitaplar, kara mizahlı geçişler… Oktay Köseoğlu’nun müzikleriyle desteklenen koro sahneleri ritmi yükseltiyor ve seyirciyi kabarevari bir rahatsızlığa sürüklüyor. Set minimalist ama etkili: Karanlık arka plan, basit mobilyalar, gölge oyunları – faşizmin “önlenebilir” doğasını vurgulamak için yeterli. Kostümler 1930’lar gangster estetiğini modern dokunuşlarla birleştiriyor; siyah takımlar, kırmızı ceketler, fedora’lar ve abartılı jestler gücü hem komik hem tehditkar kılıyor. Yine de biraz daha cesur bir güncelleme – belki dijital projeksiyonlarla yerel siyasi göndermeler – oyunu daha da keskinleştirebilirdi.

Bu çalışmanın arkasındaki vizyonun büyük payı, İzmir Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Levent Üzümcü‘ye ait. Üzümcü, tiyatroyu erişilebilir, cesur ve toplumsal mesaj yüklü bir sanat haline getirme konusunda örnek bir yönetmen. Brecht gibi politik bir klasiği repertuvara alarak İzmir’in sanat ortamına taze bir soluk getiriyor; uygun bilet fiyatları, İsmet İnönü Sahnesi’nin samimi atmosferi ve geniş kitlelere ulaşma çabası onun idealist yaklaşımının meyveleri. Prömiyerdeki elektrik kesintileri bile (cep telefonu ışıkları altında devam eden oyun) tiyatronun direncini simgeliyor – Üzümcü’nün liderliğinde tiyatro sadece eğlence değil, düşündürme ve uyandırma aracı oluyor.

Sonuçta bu Arturo Ui, faşizmin kader olmadığını, değiştirilebilir bir çerçeve olduğunu hatırlatıyor. Ümit Aydoğdu’nun usta rejisi, tüm ekibin kırmızı ceketli Hitlervari Ui yorumuyla güçlenen performanslar ve Levent Üzümcü’nün vizyonuyla İzmir Şehir Tiyatroları sezonun en çarpıcı işlerinden birini sunuyor. Hem güldürüyor hem rahatsız ediyor hem de düşündürüyor – kaçırmayın, çünkü tiyatro tam da böyle zamanlarda en güçlü silahımız.

yasam.kaya@gmail.com