Isabel Coixet’in Üç Veda (Tre ciotole / Three Goodbyes) filmi, 45. İstanbul Film Festivali’nin açılışını yaparak, bu yılki “yenilenmiş” festival havasına tam anlamıyla yakışan, olgun ve incelikli bir duygusal yolculuk sunuyor. Michela Murgia’nın yarı otobiyografik romanından uyarlanan yapım, Roma’nın sıcak ve yaşayan sokaklarında geçerken, aşkın bitişini, bir hastalığın getirdiği kesin vedayı ve hayata karşı söylenen buruk ama umutlu bir “hoşça kal”ı ustalıkla iç içe örüyor.
Roma’da yaşayan beden eğitimi öğretmeni Marta (Alba Rohrwacher) ile yükselişte olan şef Antonio (Elio Germano), uzun yıllardır süren ilişkilerini görünüşte önemsiz bir tartışmayla sonlandırırlar. Ayrılık sonrası Marta derin bir içe kapanışa sürüklenir; iştahını, coşkusunu ve hayata bağını tamamen kaybeder, boş evinde bir K-pop idol karton figürüyle tuhaf bir teselli arar. Antonio ise acısını mutfağın yoğun temposuna ve kariyerine gömerek bastırmaya çalışır. Ancak Marta’nın iştah kaybının ardında yatan tıbbi bir gerçek ortaya çıktığında, her şey değişir: Yemeklerin tadı, müziğin dokunuşu, arzular ve geçmiş seçimlerin ağırlığı yeniden sorgulanmaya başlar. Film, bu üç veda üzerinden –ilişkinin bitişi, hastalığın getirdiği kesin ayrılık ve hayata karşı buruk bir “hoşça kal”– aşkın, kaybın ve yeniden doğuşun kırılganlığını inceliyor.
Film, Marta (Alba Rohrwacher) ve Antonio’nun (Elio Germano) uzun ilişkisinin, görünüşte önemsiz bir tartışmayla sona ermesiyle başlıyor. Marta, beden eğitimi öğretmeni olarak iç dünyasına çekiliyor; iştahını, coşkusunu ve hayata bağını kaybediyor. Antonio ise şef olarak mutfağın yoğun temposuna sığınıyor, acıyı bastırmaya çalışıyor. Bu ayrılık ilk bakışta klasik bir ilişki dramı gibi dursa da, Coixet hızla daha derin katmanlara iniyor. Marta’nın iştah kaybının ardındaki tıbbi gerçek, her şeyi yeniden sorgulatıyor: Yemeklerin tadı, müziğin etkisi, arzular ve geçmiş seçimlerin yükü.
Coixet, daha önceki filmlerinde (My Life Without Me, The Secret Life of Words) de ölümcül hastalık ve duygusal yalnızlık temalarını hassas bir dokunuşla işlemişti. Burada da aynı inceliği koruyor, ancak İtalyan mizahı ve Roma’nın ılık ışığıyla yumuşatarak izleyiciyi boğmadan ilerletiyor. Senaryo (Coixet ve Enrico Audenino imzalı), abartıdan uzak, neredeyse minimalist bir yalınlıkta akıyor. Büyük dramatik monologlar yerine, sessiz bakışlar, mutfak tezgahındaki küçük jestler veya bir K-pop idol kartonunun tuhaf tesellisi gibi detaylar öne çıkıyor. Bu unsurlar, filmin en büyük gücü: Hayatın “güzel bir kaza” olduğunu fısıldayan sakin, filozofik tonu yakalıyor.
Alba Rohrwacher, performansıyla filmin kalbi haline geliyor. Melankolik ve içe dönük Marta’yı öyle doğal ve katmanlı bir şekilde canlandırıyor ki, izleyici onunla birlikte nefesini tutuyor. Rohrwacher’in yüz ifadesi, Guido Michelotti’nin sinematografisiyle birleşince adeta bir tuval oluyor; her kırışıklık, her hafif gülümseme ayrı bir veda katmanı taşıyor. Elio Germano ise Antonio’da daha dışa dönük bir enerji getiriyor, ancak onun iç çatışması da hissediliyor – pişmanlık ile kaçış arasında gidip gelen bir adam. İkili arasındaki kimya, ayrılıktan sonra bile inandırıcı kalıyor ve filmin duygusal yükünü başarıyla taşıyor.
Görsel açıdan film, Roma’yı turistik bir kartpostal gibi değil, soluk alan, yaşayan bir mekân olarak sunuyor. Sıcak renk paleti, yumuşak ışık ve ölçülü müzik kullanımı, acıyı estetik kılıyor ama asla romantize etmiyor. Coixet, “geride bıraktığımız tatlı, insanca şeyleri” anlatırken izleyiciyi hem hüzünlendiriyor hem de tuhaf bir umutla dolduruyor. Kayıptan sonra yeniden tat alma, yeniden hissetme ve nihayetinde “uçma” cesaretini vurguluyor.
Küçük kusurlar da yok değil: 120 dakikalık süresi yer yer ağırlaşabiliyor, bazı yan karakterler yeterince derinleştirilmemiş hissediliyor ve ayrılık sebebi ilk perdede biraz fazla “küçük” kalıp izleyiciyi hafif mesafeli tutabiliyor. Yine de bu kusurlar, filmin genel dokusunu bozmuyor; aksine, hayatın kendisi gibi kusurlu ve samimi kılıyor.
Üç Veda, büyük jestler peşinde koşmayan, sessiz sedasız ama uzun süre akılda kalan bir film. Michela Murgia’nın mirasına saygılı bir uyarlama olmanın ötesinde, Coixet’in olgun sinema dilini yansıtıyor. 45. İstanbul Film Festivali gibi, seyirciyi uluslararası bir duygusal yolculuğa çıkaran yapımlara yakışır bir açılış. Vedalarda bile zarafet, kederde bile neşe olabileceğini hatırlatıyor – ve bunu yaparken izleyiciyi zorlamadan, nazikçe sarsıyor. Salondan çıkarken Roma’ya, aşka ve kendi küçük vedalarınıza dair buruk bir minnet duyacaksınız. Kaçırmayın; çünkü bu tür filmler, sinemanın en güzel tesellilerinden biri: Hayat kısa, ama tadını çıkarmak hâlâ mümkün.
yasam.kaya@gmail.com
