69 YAZARIN GÖZÜNDEN SON 69 YILTÜRKİYENİN ÇIPLAK TARİHİ

“Sanırım ben kendi içimde kuvvetleri ayırmıyorum. Yasamaya da, yürütmeye de, yargıya da güvenmiyorum.

Kendimi bildim bileli de güvenmedim.

Devlet her zaman zorunluluklarım olmasa asla ilişkiye girmek istemeyeceğim bir şey oldu bu ülkede.

Güya benim için olduğunu söyleyen ama beni her zaman kullanan, yaralayan, sindiren, ezen bir şey oldu devlet.

Asla yetişkin-yetişkin bir ilişki kurmayan; her zaman sevimsiz bir ebeveyn tarzında çocuğa parmak sallar gibi davranan bir şeydi devlet. Benim için değil, bana karşı ve bana rağmen bir şeydi her zaman devlet.

Polis, güvenmekten çok korktuğum bir şeydi. Bildiğim hiçbir suçum olmamasına rağmen.

Bana ödemesi gereken bir şey olduğunda, canı istediğinde ödeyen veya ödemeyen; benim ödemem gerekenleri cezasıyla alan bir şeydi devlet.

Devlet bir insan olsa sever miydiniz? Ben sevemedim.

Saygım ise hakeden birine gösterdiğim candan bir saygı olmaktan çok korkuyla ilintiliydi. Sindirilmiş, korkutulmuş, güvensiz birinden başka bir şey olma şansı tanımayan bencil, narsisist bir baba gibiydi hep. Ben bir birey veya vatandaş değildim. Hep olası bir sanıktım.

Hiçbirimizin kendi destanımızı yazmamıza izin yoktu. Yazılmış ve ezberletilmiş destanları tekrarlayabilirdik. Bir yetişkin
olmamız, kahraman olmamız demek suçlanmak demekti.

Yatak odamı bile gözetledi, aşklarıma bile müdahale etti. Sanatımı ezdi, bilimimi paraladı. Onunla konuşamaz, ona içimi açamaz, onunla dertleşemezdim. Mecburen sakladım. Bazen korkan bir çocuk gibi yalan söyledim.

İnançlarıma, inanmayışlarıma karıştı. Beni kendisi tarif etti. Dilime, dinime, ırkıma, tarihime müdahale etti. Önce terörize etti sonra terörist dedi. Camime, kiliseme, cemevime, dergahıma, Allah’ıma, Allahsızlığıma müdahale etti. Köyümün hatta çocuğumun ismine karıştı. Değiştirdi. Sürdü, kovdu. Bombaladı, gaz sıktı. Kolumu, bacağımı kopardı. Örtünsem ‘aç’ dedi, açarsam ‘ört’ dedi.

Bana tahammül ettiğiniz için teşekkür ederim. ”

“… Yıllar geçerken bizim de içinde olduğumuz bir tarih yazılmaktaydı. Ama yıllar öylesine akıp gitmiyordu. Bizim üzerimizden geçiyor, içimize giriyor, bazen -biz istemeden- içine alıyordu. Tarih oluşurken bizi de önünde yuvarlıyor, bazen etimizi, kemiğimizi, ruhumuzu kemiriyordu. Bu kez çok da nesnel olmayalım istemiştik. Madem ki olan bitenin nesnesi bizdik, o halde öznel yaşantılarımız da bulaşmalıydı işin içine. Şöyle kanı akan, aşık olan, parasız kalan, hapse giren, hasta olan, çocuğu doğan, soyunan, sevişen bir tarih kitabı olamaz mıydı?…”
– Cem Mumcu

Yazan, çizen, düşünen, etkilenen insanların yirmili yaşlarının sonları ya da otuzlu yaşlarının başları Çıplak Tarih’in sayfalarını oluşturuyor. Yazarların her biri, bir yılı üstlendi ve her yıl, alışılageldik anlatımların dışında, doğumlar, ölümler, aşklar, hüzünler, gözyaşları ve kahkahalarla anlatıldı.

Herkesin Kendi Türkiye’si nasıl bir Türkiye?
Türkiye değişirken bizler nasıl değiştik?
Bizim içimizden geçen yıllar, resmi Türkiye tarihinin yıllarına benziyor mu?

İşte Türkiye’nin Çıplak Tarihi:

69 yıl
69 yazar
İçimizin Tarihi’ni anlatıyor.

1940’lar

Oktay Akbal
Fazıl Hüsnü Dağlarca
Erhan Bener
Arif Damar

1950’ler

Hıfzı Topuz
Peride Celal
Semavi Eyice
Nezihe Meriç
Orhan Koloğlu
Demir Özlü
Adnan Özyalçıner
Giovanni Scognamillo
Ahmet Necdet
Leylâ Erbil

1960’lar

Ece Ayhan
Tahsin Yücel
Uğur Kökden
Hilmi Yavuz
Ferit Edgü
Doğan Hızlan
Önay Sözer
Fikret Demirağ
Ataol Behramoğlu
Pınar Kür

1970’ler

İnci Aral
Erdal Öz
Süreyya Berfe
Ahmet İnam
Necati Tosuner
Hulki Aktunç
Selim İleri
Sina Akyol
Hüseyin Peker
Cemil Kavukçu

1980’ler

Tuğrul Tanyol
Feridun Andaç
Yıldırım B. Doğan
Buket Uzuner
Haydar Ergülen
Turgay Fişekçi
Ahmet Soysal
Adnan Özer
Mario Levi
Nalan Barbarosoğlu

1990’lar

İhsan Oktay Anar
Can Kozanoğlu
İbrahim Baştuğ
Özcan Karabulut
Cem Mumcu
Aslı Erdoğan
Hakan Senbir
Derya Erkenci
Levent Yılmaz
Elif Şafak

2000’ler

Şebnem İşigüzel
Ece Temelkuran
Angutyus
Feryal Tilmaç
Berrin Karakaş
Pınar Öğünç
İdil Önemli
Hakan Bıçakçı
Aziz Kedi
Çağlayan Çevik

2010’lar

Saro Dadyan
Çağla Özbek
Feyyaz Yiğit
Anıl Helvacı
Ebru Demetgül

“Bir gün Beyoğlu’nda otururken, sinirlenen Sait Faik, koca bir küllüğü Arif’in kafasına fırlatmıştı. Arif polis çağırmaya gittiğinde Sait’le sokağa fırlamıştık. O yıl mıydı? Yoksa birkaç yıl sonra mı? Karıştırıyorum belki…

O günlerde Necip Fazıl daha dinsel mürşitliğe başlamamıştı, ama gidiş oraya… Ben yazılarımı o yıl kestim. Büyük Doğu’dan ayrıldım. Necip Fazıl’ın dergiyi bir gericilik partisi biçimine getirme hevesini anlar anlamaz! Bu da o yılın önemli bir olayı. Hem kendi içinde, hem de toplum açısından.”

– OKTAY AKBAL, 1946

“Gazeteler parmakları kopuk ellerde
Yazıda gerçek yoktular
Batı’dan düşünüyorlardı yurt içinden uzak
Kiminin başında görülmez sarıklar göstermelik
Devrim yoktular”

-FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA, 1947

“1950 yılı benim için başarılı bir yıl olmuştu. Yeni evliydim, Akşam’da istihbarat şefi olmuştum, gelecek günlere büyük umutlarla bakıyordum. Aldanmamışım. altmış dört yıl sonra bugün yani 2014’te o günlerde hiç aldanmadığımı mutlulukla görüyorum.”

– HIFZI TOPUZ, 1950

“Nâzım Hikmet’le ilk karşılaşmamda, yalnız büyük bir şair, güzel bir insanla değil, güzel bir yürekle karşılaşmanın hayranlığı içinde kalmıştım. Onun bütün istediği insanların eşitliği; özgür yaşayıp, özgürce düşünmek değil miydi? Ne yaptık biz ona?”

– PERİDE CELAL, 1951

“1955’te Mehmet Erbil’le evlenmiş, Ankara’ya yerleşmiştik; ben, eşimin sınıf arkadaşı olan Süleyman Demirel’in genel müdürü olduğu DSİ’de sekreter olarak çalışmaya başlamıştım. O sırada Demirel henüz ‘Morrison Süleyman’ olmamıştı ve insanda cana yakın, kültürlü, zeki, kurnaz, “anasını kesmeyecek”! bir köylü izlenimi uyandırıyordu. Biraz da Kruşçev’le, Boris Yeltsin’in sarhoş olmayan bir karışımı da diyebiliriz kendisine…”

– LEYLA ERBİL, 1959

“Aydınlara acımasızca çullanma, 12 Eylül 1980’de doğrudan doğruya yeniçerilerle yapılır. Ankara’da sabahın köründe bizi uyandırıyorsunuz diyerek İlhan Erdost döve döve öldürülür. Muzaffer Erdost yanındadır. Adına bu yüzden “İlhan” eklenir ve İlhan’ın eşine ve çocuklarına bakar.”

– ECE AYHAN, 1960

“Adını Elif koyduk. Biraz gözüpeklik gerektiren bir ad seçimiydi bizimki. Elif, bizim Elbistan’da oldukça yaygın bir addı, ama o yıl İstanbul’un nüfus kütüklerinde belki de tek olacaktı. Kimi yakınlarımız, okula başladığında, arkadaşlarının, çocukla alay edebileceklerini söylediler, biraz daha düşünmemizi öğütlediler. Eşimle kararımızı çoktan vermiştik, değiştirmedik. Daha sonra Elif adı yayıldı da yayıldı. Üstelik, yalnız insanlara değil, dükkânlara da verilir oldu.”

-TAHSİN YÜCEL, 1961

“Gene de her şeyin, senin için kolay olduğunu söyleyemezsin. Yaşamında ilk kez kendini bir atın sırtında bulduğunda; kurtlarla, köpeklerle karşılaştığında; yakacak odun, tezek bulamadığında; çocuklar hastalanıp art arda ölmeye başladıklarında, korkmadığını söyleyebilir misin?”

-FERİT EDGÜ, 1964

“Deniz Gezmiş’i ilk ve son kez yedek subaylıktan izinli olarak İstanbul’a geldiğimde, İstanbul Üniversitesi’nde başlayıp, Sultanahmet’teki adliye binası önünde son verilmesi öngörülen bir yürüyüşün başında gördüm. Amaç, aralarında kardeşlerim Namık ve Nihat’ın da bulunduğu üniversite öğrencilerinin gözaltına alınmalarını protesto etmekti…”

-ATAOL BEHRAMOĞLU, 1968

“1971, işte hâlâ yıllar sonrasında da başımızdan bir türlü eksik olmayacak bazı çehreleri de tanıttı. Bir yanda Ecevit, bir yanda Süleyman Demirel, bir yanda Türkeş, aldılar yürüdüler. İktidar, bu bencil, tutarsız, sevgisiz insanlara ne kadar tatlı geldi ki, bütün baskılara, beceriksizliklere, yeniden gelen askeri darbelere rağmen bu adamlar yok olamadılar.”

– ERDAL ÖZ, 1971

“…1 Ocak 1990, Pazartesi. Bugün yılın ilk günü. Diğer insanların tersine baş ağrısıyla uyanmadım. Herkes bütün gece çılgınlar gibi içip, yeni yıla midelerini doldurarak girerlerken ben sadece düşündüm. Yatak odamdaki gardrobun çekmecesinde duran ahşap oyma kutuyu çıkarıp çalışma odama geldim. Koltuğuma oturup kutuyu kucağıma aldım. Kapağını açtığımda heyecanlanmadım. Kadife kumaşa sarılı tabancamı özenle elime aldım.”

-İHSAN OKTAY ANAR, 1990

“Fakirdim. Memur maaşıyla çoğu zaman ay sonunu getiremezdim. O zaman kredi kartı var mıydı? Bilmiyorum; ama benim öyle bir şeyim yoktu. Zaten olsa da kullanamazdım. Bilgisayarım falan da yoktu. Kalemlerim ve defterlerim vardı yine. Çok nadiren de daktiloyla yazıyorum.

Bakırköy Akıl Hastanesi’nde çalışıyorum. Yanlışlıkla doktor olmuş benim gibi biri için en iyi yerdeyim. Aklım fikrim edebiyatta, yazmakta. Orada çok mutluyum. Birçoğunun korktuğu o bahçe, o binalar, o şehir -ki bence orası başka bir şehirdi, en azından o zamanlar- benim en sevdiğim yer.”

– CEM MUMCU, 1994

“Uyandım. Yerleştirdiğim eşyalar, tuttuğum ev, oturduğum yokuş, yaşadığım şehir sallanıyordu. Dışarıdan sızan ışık söndü. Karanlıkta, meydanda toplaştığımızda, radyodan
gelen haberlerden depremin esas noktasını anlamaya çalışırken, tüm yokuş ahalisini beraber gördüm ilk defa.

… “Ne uğursuz seneymiş bu. Hadi gitsin be kardeşim.Gitsin de bir düze varalım” dedi içimizden biri. Ama hangimiz olduğuna dikkat etmedik hiçbirimiz.”

– ELİF ŞAFAK, 1999

“Aç, aç! Televizyonu aç!” O gün telefonlarda birbirine bu telaşlı cümleyi sarf eden insanlar, o sırada izledikleri patlama görüntülerinin “büyük bir şeye” dönüşeceğini biliyordu. “Toz ülkelerinden” gelen iki uçağın, cilalı dünya sisteminin kalbi olan iki binaya girişi, ABD’de Demokratlar her iktidara geldiğinde felaket filmleri yapmaya başlayan Hollywood’un bile hayal edebileceğinden fazlaydı.

…2001 bir çağın başlangıcıydı. Pervasız kötülüğün ve dirilen iyiliğin kapısının açıldığı yıl.”

– ECE TEMELKURAN, 2001

“Başlayalı daha 19 gün olmuştu ki, 2007 yılı sona erdi. Bitti. Geri kalan on bir buçuk ayın yaşanacak yanı kalmamıştı.Tutup çöpe atılabilirdi.

… Hrant Dink’in yerde yatan görüntüsü tüm ayrıntılarıyla aklımda. Ancak o an hissettiklerimi tam olarak hatırlamıyorum. Uğultuların, sislerin, kir pasın ve karanlığın ardında belli belirsiz… Geriye dönüp bakıyorum da, 2007’de güzel bir şey olmadı.”

– HAKAN BIÇAKÇI, 2007

“O günlerde bindiğim taksilerde, taksicilerle yaptığım konuşmaların tape’leri yayımlansa sık değişen ruh halim rahatça okunabilirdi.
– Abi ne diyosun Ergenekon işlerine?
– Ya hepsi suçlu bunların, yıllardır kendi kirli işleri için insanlara zulmettiler. Tabii şey olmaları lazım…
ya da,
– Abi ne diyosun bu Ergenekon işlerine?
– Kumpas bu kumpas. Suçluyu suçsuzu karman çorman içeri aldılar. Yazık. Ayıp. Hukuki değil, siyasi bir süreç bu!
– Şuradan giriyorum abi.
– Ulan biz Okmeydanı’na ne ara geldik??”

– AZİZ KEDİ, 2008

“Benim için senelerce şişirilmiş hedeflerin, benim yerime senelerce küçümsenen kimselerin mutluluğundan daha fazlasını bana veremeyeceğini anlıyorum. İşte bu 2012’de başladı diyebilirim. Ayrıca daha 1 günü, gönül rahatlığıyla ya da layıkıyla üzülemeden geçiremediğim halde, ısrarla 1 ömrü tasarlama gayretinde olduğum için biraz utandım 2012 senesinde.

Başarıyı, mutluluğu, üzüntüyü ve yalnızlığı gözümde büyütmüşüm, bunların hepsi bir güne ait. Fakat 1 günü de gözümde çok küçültmüşüm, baksanıza nelere sahip.”

– FEYYAZ YİĞİT, 2012

unnamed (1)

Reklamlar