SİNEMANIN SEVDİĞİ ŞEHİRLER / ZEYNEP ATILGAN BONEVAL

Ejderha Dövmeli Kız ve Stockholm

Stieg Larsson’un Millennium üçlemesi romanından uyarlanan, David Fincher yönetmenliğinde Daniel Craig ve Rooney Mara’nın başrolü aldığı Ejderha Dövemli Kız filmi, tüm dünyayı kasıp kavurdu. Filmin başrol oyuncularından birisi de İsveç’in başkenti Stockholm’dü. Şehir filmden sonra öyle çok ziyaretçi aldı ki, Stockholm Şehir Müzesi filmin çekildiği mekanları keşfetme imkanı tanıyan günlük ‘Millennium: Ejderha Dövemli Kız’ turları başlattı. Filmin çoğu sahnesinin geçtiği, eski şehrin güneyinde yer alan Sodermalm semti, tasarım mağazaları, fırın ve pastaneler, bohem kafe ve restoranlar, şehirliler ve turistler ile her zaman cıvıl cıvıl.

film-girl-with-a-dragon-tattoo-700x322

Stockholm’ün müthiş pozitif ve yaratıcı bir enerjisi var. Şehir adeta mıknatıs gibi kendine çekiyor sizi. Sokaklarında sonsuza dek yürümek, her kıyafet, vintage, aksesuar, tasarım, dekor butiğine dalmak, her restoran ve bara sadece bir göz atmak için de olsa girip çıkmak istiyorsunuz.

Insanları yaşam enerjisi ile dolup taşıyor. Şehirde basit bir parke taşından, yerin yedi kat altındaki metro duvarlarına, bardaklardan koltuklara, restoranlardan otellere, tüm objeler ve mekanlar harika tasarımlar ile donatılmış.

İsveç’in başşehri Stockholm, 57 köprü ile birbirine bağlanmış 14 adada üzerine kurulmuş bir su masalı adeta.

Şehirde yıl boyunca gece-gündüz kavramı birbirine girmiş durumda. Kışın 8.30’da doğan güneş öğleden sonra 3 gibi batıyor. Yazın ise sabah 4’de doğan güneş, gece 10’da batıyor ve halk parklarda, adalarda ve yelkenlilerde güneşin tadını çıkartıyor. Su ile içiçe yaşayan şehir, kış ve yaz aylarında tezat görüntülere sahne oluyor. Bahar ve yaz ayları adalar arasındaki su yolları, gezintiye çıkmış yelkenliler, yerli ve turistleri taşıyan motorbotlar ile oldukça işlek iken, kışın sular donuyor ve lokaller donmuş kanallarda yürümenin ya da buz pateni yapmanın keyfini çıkarıyor.

Stockholm’de Avrupa ortaçağ şehirlerinde görmeye alıştığınız parke taşlar, dar sokaklar ve meydanlar yine var. Ancak neo-klasik mimarinin İskandinav modernizimi ile farklı bir sentezini görüyorusunuz burada. Binaların ön cephelerinin çatı kısmında, yuvarlana yuvarlana sivrilen çıkıntılar, adeta binaları taçlandırmış gibi büyüleyici bir hava taşıyor.

Stockholm çağdaş kozmopolit kültürü ile Avrupa başşehirlerine taş çıkartacak çeşitliliğe sahip: son 10 yıla damgasını vurmuş İskandinav tasarımının yalın, özgün, çağdaş dokunuşları… mobilya ve ev tasarımlarında, ahşap, metal ve camı uyumla buluşturan, yuvarlak hatları ile gözünüzü yormayan, yaratıcı tasarım yaklaşımı… lokal tasarımcıların kıyafetlerden, çanta, ayakkabı, takı gibi aksesuarlara, ev tekstillerinden, cam, seramik, kristal gibi objelere getirdiği abartısız ancak renkli, cesur, göz alıcı tasarımları… bir ay dolaşsanız tamamını gezemeyeceğiniz müze ve sanat galerileri ile hem klasik hem de çağdaş sanatın etkileyici örnekleri… konser, tiyatro, performans sanatları ile her zaman dopdolu bir etkinlik ajandası… özellikle deniz mahsüllerinde ve geyik etlerinde iddialı özgün mutfağının, hem Michelin yıldızlı gurme restoranlarında, hem de samimi ve sıcak atmosferdeki kafe ve restoranlarda tadına varılabilmesi… ve de dillere destan hiç bitmeyen eğlencesi…

filmLOST-IN-TRANSLATION1-454x700

Lost In Translation ve Tokyo

Lost in Translation filminde Bill Murray ve Scarlett Johansen’in tanışıp, gece ışıl ışıl parlayan Tokyo manzaralarına sırtını dönmüş oturarak, 4 dakika içerisinde hayatı ve evliliği sorguladıkları bar sahnesi, filmi izleyen herkesin zihnine kazınmıştır mutlaka. Park Hyatt Otel’in 52. Katındaki New York Grill & Bar bu filmden sonra bir daha hiç boş kalmadı.

Japonya’nın başkenti ve dünyanın en kalabalık metropolü olan Tokyo, cesur ve yaratıcı gençleri, uçuk kaçık tasarımlı gökdelenleri, tuhaf trendleri ve karmaşık alt kültürleri ile, yaratıcı, modern ve kozmopolit bir dünya şehri. Ancak bir yandan da tam bir ‘Lost in Translation’ şehri. Başka hiçbir şehirde bu kadar orjinal ve de şaşırtıcı görüntülere şahit olmanıza imkan yok. Yol kenarındaki trafik ışıklarının robotvari uyarı sesleri, megafonlu satıcıların indirim anonsları, arabaların kornaları, mağazalardan yapılan anonsların gürültüsü, kimonolardan en son moda kıyafetli bayanlar, simsiyah gotik bluzlerden, parlak pembe tütülü kıyafet balosundaymış gibi giyinmiş kızlar, suratları ve saçları rengarenk boyalı, tuhaf ve ürkütücü kıyafetler giymiş delikanlılar, dört bir koldan saldıran toplu taşıma araçları, bembeyaz eldivenleri ile direksiyon tutan taksi şöförleri, bir metrodan diğerine bir elinde çanta diğer elinde telefon ile koşan insanlar, meydanlardaki binaların ön cephelerinde yer alan dev elektronik reklamlar, yanıp sönen parıl parıl neon lambalar, içiçe geçmiş tabelalardaki karmaşık lisan… Bu kalabalık, gürültülü ve karmaşa tüm algılarınızı resmen yerinden oynatıyor.

Yani temposu hiç düşmeyen ve hiç yorulmayan Tokyo’nun ritmine ayak uydurmak, bol enerji ve biraz da yürek istiyor.

Ancak bir kez ritmine girdiğinizde, sizi sarıp sarmalayan ve dinçleştiren inanılmaz bir enerjisi var Tokyo’nun. Eğer şehrin ruhunu yakalamak ve akıl almaz tarz çeşitliliğini anlamak istiyorsanız, gözlemci konumuna geçin ve Tokyo’da gün boyu sürekli değişen sahneleri seyedin, hiç sıkılmayacağınıza garanti veriyorum.

filmLOST-IN-TRANSLATION-700x470 (1)

Tabii ki bu geniş yelpazede her semtin ayrı bir hikayesi, farklı bir kalabalığı var; Shinjiku, Harakuju ve Yoyogi park trend belirleyici orjinal ve avant-garde gençliğin merkezi. Burada gotik, punk, rock, hanım hanımcıklar, yırtık pırtıklar, dövmeliler, hızmalılar, ‘hello kity’cileri yanyana görebiliyorsunuz. 35 milyonun arasından sıyrılıp varlıklarını ispat edebilmek için çılgın bir çaba sarefeden gençler, giyim kuşamları, aksesuarları ve saçları ile aklınızın hayalinizin almayacağı bir yaratıcılık sergiliyor.

Omotesando, Aoyama ve Roppongi trendy tasarım camiasının, yetişkin zarif bayanları, şık beylerin adresi. Bu bölgeler Tadao Ando, Herzoga & de Meuron, SANAA ve Toyo Ito gibi dünyaca ünlü mimarların imzasını taşıyan Armani Casa, Prada binası, Dior, Mikimoto, Tod’s gibi cesur mimari örnekleri ile ön plana çıkıyor,

Ginza ise dünya markalarından hangisini ararsanız bulabileceğiniz, sokaklarının her daim şık ve bakımlı Japonlar ve turistler ile hınca hınç dolu olduğu, dünya markalarının muhteiem tasarımlı lokomotif mağazalarına ve dev alışveriş merkezlerine ev sahipliği yapan bir alışveriş cenneti.

Ebisu ve Meguro bölgeleri bohem entellektüellerin, Shibuya ve Maunouchi takım elbiselilerin, Asakusa ve Ueno geleneksellerin, Akihabara teknoloji, animasyon ve manga ve meraklılarının semtleri.

Yorulmak bilmeyen temposu, şaşkınlık veren insan seli, kıyafet cümbüşü, tezgahlardan yayılan tatlı ve tuzlu kokuları, bitip tükenmeyen görsel ve işitsel efektleri ile, tüm algılarınızı kasıp kavuran, size sürekli enerji aşılayan bir şehir Tokyo.

filmONLY-YOU1-700x394

ONLY YOU VE AMALFİ SAHİLLERİ

İlk kez 1994’de izlediğim ‘Only You’ filminde karşılaştığım Amalfi manzaraları beni o kadar büyülemişti ki, filmin geçtiği Positano’daki La Sirenuse Otel’in terasında o muhteşem günbatımını izlemek ve bu harikulade sahilleri keşfetmek için kendime söz vermiştim. Ve birkaç kez ziyaret etme şansı bulduğum Amalfi sahilleri, kesinlikle büyülü manzaraları, romantik gün batımları, İtalyan’ların ‘Dolce Vita’ keyif prensibine dayalı otel ve restoranları, ve de masalsı atmosferi ile unutulmaz deneyimler sundu her seferinde.

Napoli Körfezinin güneyinde, Sorrento ve Salerno arasında uzanan Amalfi Sahilleri, denize dik yükselen dağlara oyulmuş irili ufaklı kasaba ve köyleri ile şüphesiz Avrupa’nın en muhteşem ve gösterişli sahili.

Lattari dağlarının güney yamaçları, Positano ve Vietri sul Mare arasında denize o kadar dik iniyorki, uçurumlar ile dolu sarp kayaların aralasındaki daracık yollar neredeyse iki aracın yan yana geçmesine izin vermiyor. Ancak azimli Italyanlar, bu ufacık izole koylara balıkçı köyleri, dimdik yükselen kayalara tepe köyleri, ve de kayaların insaf ettiği geniş koylara ise liman kasabalarını kurmayı başarmışlar.

filmAMALFI-700x394

Amalfi sahilinin daracık ve virajlı sahil yolu üzerinde arabanızla ilerlerken her viraj karşınıza nefes kesen masalsı manzaralar çıkartıyor: denize dimdik dalan keskin ve sarp kayalıklara sımsıkı tutunmuş ufacık köyler, taraça taraça inen mis gibi kokan limon bahçeleri, zeytinlikler ve üzüm bağları, uzanıp giden denizin üzerinde güneşin parlak yansımaları…

19yy’ın ortalarına kadar dünya ile ilişkisi kesilmiş olan bu sahil köyleri, birbirlerini bağlayan yolun inşa edilmesi ile gezginler tarafından keşfedilmiş, Ardından Wagner, Turner, Miro, Lawrence, Williams ve Gide gibi sanatçılara ilham olmuş, daha sonra Greta Garbo, Sophia Loren, Clark Gable ve Humphrey Bogart artistler için gözlerden uzak bir saklanma adresi haline gelmiş.

Arka arkaya dizilmiş mücevher kasaba ve köyleri ile bugün romantizmin vazgeçilmez rotası olan Amalfi, göz alıcı lüks otelleri, Michelin yıldızlı şık restoranları ile en pahalı destinasyonların başına yerleşti.

Yazın akın akın gelen Amerikalı turistler ile neredeyse bir Amerikan kasabaları haline gelen Positano ve Ravello insanı afallatan güzellikte olsalar da, Amalfi sahilinde başka o kadar güzel cevherler yatıyor ki, kalabalıklardan kaçınarak kendinize özel küçük inziva köşeleri bulabiliyorsunuz.

Amalfi sahilinin, adeta rodeo yaparmışsınız hissi uyandıran, neredeyse fizik kurallarına aykırı alçalıp yükselen virajlı ve daracık yollarında yolculuk etmek için gerçekten mini bir araba ya da motosiklet kiralamak gerekiyor.

Başka bir güzel alternatif ise limanlardan ufak tekneler kiralayarak, denizden küçük sahil köy ve kasabalarını dolaşmak, hatta yazın sıcaklığından bunaldığınızda denize demirleyip, kendinizi masmavi ve tertemiz sulara bırakmak.

filmIL-POSTINO1-465x700

IL POSTİNO VE SALINA (AEOLIAN ADALARI)

Michael Radford’un yönettiği Massimo Troisi, Philippe Noiret ve Maria Grazia Cucinotta’nın başrollerini paylaştığı Il Postino – Postacı filmi, ufacık bir adada postacılık yapan gencin, her gün ünlü şair Pablo Neruda’nın postalarını teslim ederken şiir ile tanışması ve sevmesi, ve çılgınca aşık olduğu Beatrice’in kalbini şiir ile kazanmasını anlatan, yürek ısıtıcı dokunaklı bir film.

Özellikle Pablo Neruda’nın, Postacı Mario’ya sahilde ‘deniz’i metafor olarak kullanarak, insanın karmaşıklığı ve hayatın bilinmezliğini anlattığı, ‘plajda felsefe’ sahnesi çok etkileyicidir.

Tabii ki Salina adası filmin diğer bir başrol oyuncusu, ve manzaralarda uzanan diğer Aeolian Adaları da yardımcı rollerde. Mario hergün bisikleti ile Salina’nın dik yamaçlarını tırmanırken, adanın her saatte ve ışıkta farklı bir güzelliğini keşfediyoruz. Yol kenarında taraça taraça dizilmiş üzüm bağları, tepelerde görkemli yemyeşil ağaçları, begonviller ve sardunyalar ile bezenmiş bembeyaz köy evleri, volkanik çakıltaşı plajları, pırıl pırıl masmavi denizi, ve tüm adaları kadraja alaran enfes gün batımları.

Siyah volkanik çakıl taşlarının ve sünger taşı sarp kayalıkların hakim olduğu bu Aeolian takım adaları, doğallığı, naifliği ve dramatik gün batımlarının yarattığı muhteşem manzaraları ile birçok ünlü yönetmene ilham kaynağı olmuş.

Il Postino’dan çok önce İtalyan yönetmenler tarafından keşfedilen adalar, Rossellini’nin Stromboli ve Terra Di Dio filmlerine, Antonioni’s L’Avventura ve Michael Radford’un filmlerine ev sahipliği yapmış.

Denizin ortasında gökyüzüne uzanan pitoresk yedi volkanik ada, zamanın neredeyse geçmişte asılı kaldığı son gizli kalmış Akdenizin cennetleri. Her biri medeniyete aslında çok yakın olmalarına rağmen, el değmemişliğin hüküm sürdüğü gözden uzak noktalar. Aeolian adaları, göz kamaştırıcı manzaraları, masmavi parlak gökyüzü, telşasız ve huzurlu atmosferi ile ilk andan itibaren insanı hayatın koşuşturmasından çıkartıp İtalyan zamanına geçiriyor.

Gerçekten ilham verici doğallığa ve güzelliğie sahip bu adalara aslında ulaşmak da, virajlı yollarında ilerlemek de, dik merdivenlerinden ve dar plajlarından denize girmek de zor. Ancak asıl büyü tüm bu zorluklara katlandıktan, sonra size açılan ve sadece size özel olan özgür keşifler ile başlıyor.

Salina ise adaların tabiati en güzel olanı. Ufacık, sade ve sessiz bir adanın en eşsiz deneyimi, denizden 300 mt yukarıda yer alan Pollara’da, denizin üzerine batan güneşin nefes kesici manzarası. Bu inziva adası, hala filmlerdeki gibi ziyaretçilerini büyülemeye devam ediyor.

filmINDIANA-JONES-700x462

Indiana Jones: Son Macera ve Petra

Yönetmenliğini Steven Spielberg’in, yapımcılığını George Lucas’ın yaptığı, başrollerinde Harrison Ford ve Sean Connery’nin yer aldığı , ‘Indiana Jones:’ filminin sonunda, Indiana Jones aradığı gizli tapınağı Petra’da bulur. Aslında gerçekten de Ürdün dağlarının arasına gizlenmiş Petra antik şehri, binlerce yıl sonra Isviçreli kaşif Johan Ludwig Burckhardt’in 1812’de yeniden keşfi ile gün ışığına çıkartılmış kayalara oyulmuş saklı bir hazine.

Filmde atları ile daracık kanyonda ilerleyen maceracı arkeolog Indiana Jones ve yol arkadaşlarının, yolun sonunda bir anda karşılarına çıkan Petra hazine binasını gördüklerinde yüzlerine yayılan hayranlık ve zafer duygusu, Petra şehrini her ziyaret edenin deneyimlediği büyülü bir an.

2500 yıllık gizemi barındıran Petra şehrine giden Siq kanyonuna girdiğinizde mistik bir dünyaya ilk adımı atıyorsunuz. Her iki yanınızda yaklaşık iki yüz metre yükselen amorf şekillerdeki kayaların arasındaki daracık kanyonda şaşkınlık ile ilerlerken, büyüleyici bir labirentte girmiş gibi hissediyorsunuz kendinizi. Yer yer aralardan sızan güneş ışıkları ile, kayaların pembe, sarı, turuncu, kızıl, mavi, yeşil ve kahverengi yüzeyleri, adeta seyretmeye doyamadığınız soyut bir tabloya dönüşüyor.

Dev kayaların binlerce yılda oluşmuş renk katmanları, dalgalanarak bir kavuşup bir ayrılıyor. Bu gizemli zaman tünelinde, varacağınız yeri göremeden ilerlerken, doğanın el değmemişliği arasında kaybolduğunuzu düşünüyorsunuz. Ve tam o anda sanki birisi ‘açıl susam açıl’ diyor ve bir anda karşımıza hayranlık verici bir bina çıkıyor. Dev yekpare bir kayaya dantel gibi oyulmuş ve bu sütunlu anıt mezarın ön cephesindeki kemerler, heykeller ve nişler ikibin yıl öncesinin mükemmel taş ustalığını sergiliyor.

Şüphesiz, çölün sınırında tüm imkansızlıklara rağmen sınırsız bir azim ve çaba ile yaratılan Petra, insanoğlunun en zarif ve olağanüstü eserlerinden birisi. Ve ilk karşılaşmanızdan sonra attığınız her adımda karşınıza binbir gece masallarındaki gibi yeni hazineler çıkıyor. Önce Nebati krallarının kaya mezarları, ardından antik tiyatro, sütunlu yollar, tapınaklar, manastırlar ve kale… Antik Yunan ve Roma Uygarlıkları’yla çağdaş olan, 100 kilometrekareye yayılmış dev antik şehir Petra, her iki kültürün mimarisinden örneklerin kayalara dokunmuş hali sanki.

Petra, 1812 yılında, İsviçreli bir gezgin olan Johann Burkhardt tarafından yeniden keşfedilmiş. Yüzlerce yıl uyuyan bir güzel olarak saklı kalmış bu gizemli şehir, gün boyu sürekli değişen güneş ışıkları ile gül kurusu, pembe ve kızıl renklere bürünerek adeta yeniden yaşam buluyor.

Original Cinema Quad Poster - Movie Film Posters

Walking on the Clouds ve NAPA VADİSİ

Kaliforniya’nın bağları ile ünlü vadisi Napa ile ilk kez 1995’de ‘Walking on the Clouds’ filmi ile tanışmıştım.

Başıboş bir seferi olan Keanu Reeves’in, İspanyol bağcı bir ailenin kızına olan imkansız aşkını anlatan sıcacık aşk filminin en önemli başrol oyuncusu, günün her saati değişen çehreleri ve güzellikleri ile Napa vadisi şüphesiz. Alçalıp yükselen tepelerin arasındaki vadilerin gün doğumunda sisler ile uyanışı, güneşin gün boyu yolculuğu sırasında bağların üzerindeki ışık oyunları, tepelerden doğanın enfes manzaraları gerçekten büyüleyici sahnelere ortaya koyuyor. Kaliforniya’yada yaşadığım dönemde birkaç kez ziyaret etme şansı bulduğum Napa’ya her seferinde seferinde hayran kaldım.

Napa’da yolculuk, hem masalsı manzaraları, gün doğumları ve gün batımları ile muhteşem bir doğa harikasını yaşamak, hem de zamanda geriye bir yolculuk yapmak demek.

Napa’nın ilk yerleşimcileri 1700’lerde dini kutsiyeti olan üzümleri diken İspanyol ‘Padre’ler olmuş. 1800’lerin ortasında bölgeyi kasıp kavuran ‘altın rüyası’ sayesinde bölgeye İtalya, Fransa ve Almanya’dan birçok göçmen akın etmiş. Yeni yerleşimciler yemyeşil verimli ovaların güney Avrupa’nın bağ bölgelerine benzerliğini ve yörenin toprak yapısı, coğrafyası, iklimi ve rüzgarının, bağcılık için mükemmel bir ortam sağladığını keşfetmiş ve üzüm fidanları ekip, çiftlikler ve kasabalar kurmuşlar. Ardından yetişen üzümlerin mükemmel renk, tat ve kompleksiteye sahip olduğu fark edilmiş. Ve Napa’nın dünya çapında ünlenmesi, 1970’lerde Fransa’nın en iyi blendleri ile yarışır hale gelmesi ile başlamış.

Napa, her bir üzüm fidanının ekimi ile başlayan uzun yolculuğa dair heyecan ve hayranlık verici birçok hikaye ile tanışacağınız, keşifler yaşayacağınız bir diyar.

Uçsuz bucaksız vadiler, alçalıp yükselen bağlarda sıra sıra dizilmiş üzüm fidanları, kır çiçekleri ile bezenmiş çayırlar, rüzgarlı tepeler, ağaçların gölgesinde patikalar, daracık virajlı ancak müthiş manzaralı toprak yollar, çiftlik evleri, kolonyal stilde malikaneler, ahırlar, ufak kulübeler, doğal mağara mahzenler, ve tabii enfes lezzette gövdeli ve doygun Cabarnet Sauvignon kırmızıları, tereyağlı ballı meyvemsi Chardonnay beyazları sizi bekliyor Napa’da.

Bu büyüleyici vadi, adeta kendisine bir övgü olan Walking on the Clouds filmi haricinde, birçok filme ve yönetmene ilham vermiş. Apocalypse Now’dan, James Bond’a, Black Rain’den Dying Young’a birçok film Napa’da geçiyor.

Tabii tüm bu filmler sayesinde iyice ünlenen Napa, yıllar içinde bir milyondan fazla turist ağırlar hale gelmiş. Popüler olduğuna bakmayın hala Napa’da sessiz sakin arka yollar, ufacık bağlar ve aile üreticiler keşfetmek mümkün. Ayrıca vadiyi çevreleyen iki dağa kıvrıla kıvrıla tırmanan keşif yollarını izleyerek ormanlar, kanyonlar ve kimsenin bilmediği dağ köyleri keşfedebiliyorsunuz.

Kuzeyde Calistoga kasabası ardından sırası ile gelen St. Helena, Rutherford, Oakville, Yountville kadsabaları ve güneyde Napa şehri arasında, 50 kilometrelik Napa vadisinin ana hattı olan California Highway 29 yolu ve Silverado Trail uzanıyor. Bu yol üzerinde saydığım küçük ve kartpostal sevimliliğindeki kasabaların yanı sıra, atlar ve ineklerin otladığı çiftlikler, dizi dizi meşeler, taraça taraça inen bağlar, kaplıcalar, oteller, restoranlar ve 240’dan fazla bağevi yer alıyor. Ayrıca bu yolu kesen onlarca sessiz sakin toprak yollar, kır patikalar ve yürüyüş ve bisiklet rotaları, vadiler boyunca uzana bağların sürpriz manzaralarını sunuyor.

Yanınıza yürüyüş ayakkabılarınızı, fotoğraf makinası ve tripodunuzu almanızı tavsiye ederiz. Hatta piknik sepetinizi, kadehleriniz ve açacağınızı da alırsanız, lokal marketlerden alacağınız tazecik lezzetler ve yöre blendleri eşliğinde, nefes kesici manzaralara nazır romantik piknikler de yapabilirsiniz.

SİNEMANIN SEVDİĞİ ŞEHİRLER