Bir Mutsuzluk Trajedisi: ‘Vibratör Oyunu’ / YAŞAM KAYA

1974 yılında doğan ABD’li oyun yazarı Sarah Ruhl’un kaleme aldığı “In the Next Room (or The Vibrator Play) – Vibratör Oyunu” 1837 ile 1901 yılları arasında tarihsel olarak hüküm süren Victoria devri ahlak kurallarının kıyasıya eleştirildiği bir yapıt olarak göze çarpıyor. 2010 yılında Tony Ödülleri’ni alarak adını tüm dünya duyuran gösteri, içinde barındırdığı çarpıcı konusuyla şimdiye dek kimselerin cesaret edemediği noktaları tiyatro seyircisine aktarıyor. Dünya genelinde kadının cinsel olarak hiçbir şekilde değerinin olmadığı yıllara götüren olaylar zinciri, insanın kendi doğasında verdiği savaşı göz önüne sermiş. Bu savaş kadın olmanın getirdiği duyguları anlatabilmekte. Özgürce cinsel kimliğini yaşayamayan kadınların, keşfedilen bir alet üzerinden psikolojik olarak duvarlarını yıkmasını anlatmak kolay uğraş değil. Genç Amerikalı yazar Ruhl’un dünyasından bakarak böylesi etkili cinsel arayış eleştirisine ulaşan seyirci için, kadının gizemli dünyasına giriş yapmak gizemli bir yolculuğa çıkmakla eşdeğer. İkincikat, Türkiye’de ilk kez böylesi çarpıcı konuyu bizlere sunarak, kimselerin görmek istemediği, ama toplumun esas problemini oluşturan ‘cinsel kimlik arayışını’ tiyatrodan aktarıyor.

Sabrina Daldry ve Catherine Givings adlı iki kadının ana temayı oluşturduğu oyunda, klinik amaçlı bir ortam olarak gördüğümüz atmosferle beraber, kadınların histerik, psikolojik sorunlarının tedavi edilmesi anlatılır. Freud’ un ‘psikanalizm’ kuramını keşfine kadar giden psikiyatrik tedavi metotları arasında o güne dek bilinmeyen bir aletle kadınların histeri sorunu çözülmektedir. 1880’li yıllarda doktor Bay Givings’ in keşfettiği bugünün vibratörü kabul edilen bu yeni makine, histeri hastalığının tedavisinde son çare olarak görülür. Dr.Givings, yaptığı tedavinin nasıl sonuç doğuracağını tam olarak kestiremez. Kadınların sürekli bitmek bilmeyen ısrarlarına boyun eğen idealist doktor, sonuçta yaptığı aletle tedavi tekniğine devam etmek zorunda kalır. Ortaya çıkan tabloda kadınların cinsel kimlikleri üzerinden yaşadıkları mutsuzluğa, evlilik hayatlarındaki çıkmazlara ulaşırız.

İngilizlerin Victoria devrinde kadınların histeri hastalığını tedavi etmek için ortaya çıkan jinekologlar, elektrik devrinin getirisiyle ürettikleri vibratör şeklindeki aletlerle kadınları tedavi etmeye kalkışır. Aslında tam olarak “victorian” tipi zorlama, yoz ahlaki kurallarının içinde sıkışmış kadınların ruhlarındaki isyanı dindirmek için vibratöre sığınması bedensel bir isyandır. Tabi bu isyanda konunun ana hatlarını oluşturan kişi doktorun karısı Chatherine olur. Genç kadının mutsuz giden hayatının vibratör tedavisi ile psikolojik boyutlara, oradan da cinsel yollara gitmesi tüm kadınları içine alan konuya dönüşür. Amacından sapmış tedavi tekniği, yaşamları kısırdöngüye girmiş kadınlar, despot dünyanın içine kimliğini arayan insanlar oyundaki olayların ana hatlarıdır.

Günümüzde bile kadına karşı erkek egemen kültürün baskıcı dayatmaları devam ederken, Sarh Ruhl, 1880 yılından 2016 yılını zekice anlatıyor. Geçtiğimiz ay yazdığım Füsun Demirel’in yeni oyunu ‘Aşk Dersleri’ yobaz gerici basın tarafından hedef gösterilmiş, bazı kaymakamlıklar oyunun oynanmasını yasaklamıştı. Sırf kadının özgürce cinsel kimliğini anlattığı için bir tiyatro oyununa tahammül edemeyen orta çağ karanlığındaki zihniyetler, kadının cinsel kimliğini reddederek Victoria devrinin karanlık düşüncelerini günümüzde de uygulamayı sürdürüyor. Sözde Avrupa Birliği’ne üye konumunda olan Türkiye’de halen kadının cinsel duygularının sansürle bastırılmak istenmesi, ülkeyi Ortadoğu karanlığına hapsetmek isteyenlerin bilinçaltı alt yapısını oluşturuyor. 14 yıldır alttan alta ‘özgürlük’, ‘hak arayışı’, ‘adalet’ kavramlarını kullanıp yozlaşmış toplum yaratanlar Türkiye’yi 140 yıl öncesinin batı coğrafyasına dönüştürmeyi başardı. Doğum kontrolünü bile kadının elinden almaya kalkışan zihniyetle uğraşıyoruz maalesef. Modern toplum olmak için katedeceğimiz yol o kadar uzun ki; yaşadıklarımıza bakıp Türkiye’ nin nasıl bağnaz bir uçuruma doğru sürüklendiğini acıyarak izliyoruz.

20. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali’nde izlediğim ‘Vibratör Oyunu’ nu Haydar Köyel çevirmiş, Eyüp Emre Uçaray yönetmiş. Oyun anlatıldığı döneme göre şeklen oluşturulmuş, ama anlatım olarak bol bol günümüze göndermelerle sahnede var olmuş. Özellikle Hilal Polat’ ın kostümde yarattığı harikulade görüntü insanı o döneme hızlı biçimde çekiyor. Yönetmenin ‘kadınlık doğası’ üzerinden olaylara eğildiği aşikar. Özellikle içsel benliğin, cinsel kimliğin sert biçimde, biraz da eğlenceli olarak sahnede yer alması iki perdelik konuyu bir solukta izlenir kılıyor. Mehmet Bilge Aslan’ ın ‘Dr. Givings’ rolünde tedirgin rol analizi ve yaptığı çalışmanın sonunun o’nu kara komediyle karışık bir bilinmeze sürüklemesi oyunu kurtarmış. Heves Duygu Tüzün ‘Dr. Givings’ in karısı ‘Catherine Givings’ karakterine öylesine vurucu noktalarda hayat vermiş ki; kadının cinsel olarak ‘ben de varım’ dediği noktalar oyuncunun sözcüklerinde gizli. Elektriğin keşfedilip her eve girişinin ardından insanların hayatlarını merak eden mutsuz yüzlerin yansıması kadın oyuncuların performansıyla oluşuyor. Eda Çatalcam’ ın oynadığı ‘Sabrina Daldry’ karakteri mutsuz giden evliliklerin, bastırılmış duyguların patladığı an olarak karşımızda. İki mutsuz kadının titreşim yaratan yakınlaşması özgürlük eleştirisine uzanıyor. İpek Banu Kılar, Güçlü Yalçıner, Banu Çiçek Barutçugil, Murat Mahmutyazıcıoğlu ekibin başarılı isimleri.

“In the Next Room (or The Vibrator Play) – Vibratör Oyunu”, dünyadaki kadınların yaşadığı mutsuzlukları gözler önüne serip, Türkiye’de cinsel özgürlüğünü arayan kadın kimliğini örtülü biçimde kıyasıya eleştiri bombardımanına tutuyor. Bu muhteşem oyunu mutlaka izlemelisiniz.

Yaşam Kaya / yasam.kaya@gmail.com

Reklamlar