Paribu Art’ın görece samimi sahnesinde, sadece iki oyuncu ve birkaç nesneyle kurulan bu dünya, Alzheimer’ın sessiz işgaline karşı direnen bir aşkın anatomisini çıkarıyor ortaya. Matthew Seager’ın In Other Words’ından uyarlanan “Elma Labrador Çimen”, hafızanın kelime kelime silindiği, kimliğin buharlaştığı bir sürecin ortasında bile sevginin nasıl bir ritim, bir melodi, bir dokunuş olarak varlığını sürdürebildiğini gösteren, son derece insani ve sarsıcı bir iki kişilik oyun. Engin Hepileri ve Nergis Öztürk’ün bedenlerinde can bulan bu hikâye, yalnızca bir hastalık portresi değil; unutmanın ne anlama geldiğini, hatırlamanın ise ne kadar kırılgan bir eylem olduğunu sorgulayan varoluşsal bir sorgulama aynı zamanda.
Oyun, Alzheimer’la mücadele eden bir adamın (Hepileri) ve ona hayatı boyunca eşlik etmiş kadının (Öztürk) ilişkisini merkeze alıyor. Ancak bu ilişkiyi geleneksel “bakıcı-hasta” ikiliğinden çıkarıp, ortak bir yaşamın, paylaşılan anıların ve o anıların yavaş yavaş silinmesinin dramına dönüştürüyor. Seager’ın metni burada zekice bir çıkış noktası buluyor: Demans hastalarının kelimeleri unuttukları halde melodileri hatırlayabildikleri gerçeğinden hareketle, oyunun dramatik dokusunu müziğe ve ritme yaslıyor. Unutuşun karanlığında bile müziğin nasıl bir fener, bir bağlama noktası haline geldiği, oyunun en çarpıcı ve en şiirsel anlarını oluşturuyor. Kelimeler takıldığında, cümleler yarım kaldığında, sahneye müzik giriyor; ya da karakterin bedeni, jestleri, bakışları devreye giriyor. Bu geçişler, oyunun dramatik ritmini belirliyor ve izleyiciyi sürekli bir “şimdi burada olma” haliyle yüzleştiriyor.
Engin Hepileri’nin performansı, oyunun omurgasını taşıyor. Alzheimer’ı canlandırmak, kolayca karikatüre ya da aşırı duygusallığa kayabilecek bir tuzak. Hepileri ise bu tuzağa düşmüyor. Onun performansı, bedensel bir çözülme olarak sahneye yansıyor: Kelimeler ağzından dökülürken takılıyor, cümleler yarım kalıyor, gözler bir an için tanıdık bir şeye takılıyor sonra boşluğa savruluyor. Bazen çocuksu bir şaşkınlık, bazen ani bir öfke, bazen de derin bir yorgunluk… Hepileri, bu halleri abartmadan, ama aynı zamanda seyirciyi o iç dünyanın karmaşasına çekerek veriyor. Onun bedeni, hafızanın yavaş yavaş terk ettiği bir mekân gibi işliyor; sahnedeki “negative space” hissi büyük ölçüde onun fiziksel varlığından besleniyor.
Nergis Öztürk ise bu çözülmenin tanığı ve taşıyıcısı olarak muazzam bir denge tutturuyor. Onun karakteri, yalnızca “sabreden eş” değil; aynı zamanda kendi hafızasını da koruyan, erkeğin unuttuğu her şeyi kendi bedeninde ve sözlerinde canlı tutmaya çalışan biri. Öztürk’ün sessizlikleri, bakışları, küçük jestleri, bazen bir şarkı mırıldanışı… Bunların hepsi, oyunun en kırılgan ve en güçlü anlarını yaratıyor. İki oyuncu arasındaki kimya, uzun yılların birikmiş alışkanlıklarını, sevgiyi, öfkeyi, yorgunluğu ve hâlâ devam eden bağı aynı anda hissettiriyor. Bu, “Akciğer”deki buluşmalarından sonra gelen ikinci ortaklıkları ve aralarındaki ustalık, oyunun duygusal derinliğini katlıyor.
Sahneleme açısından oyun, Paribu Art’ın mekânını iyi değerlendiriyor. Minimalist bir dekor anlayışı hâkim; nesneler az, ama her biri anlam yüklü. Işık tasarımı, hafızanın silikleşmesini ve anlık parlamalarını ustaca yansıtıyor. Müzik, yalnızca arka plan değil, dramatik bir karakter gibi işliyor. Unutuşun ritmiyle, hatırlamanın melodisi arasında gidip gelen bu yapı, oyunu salt duygusal bir dram olmaktan çıkarıp, neredeyse müzikal bir deneyime dönüştürüyor. Yönetmenin (ve ekibin) en büyük başarısı, bu hassas dengeleri bozmadan, duygusallığı ucuzlaştırmadan tutması.
Elbette oyun, bazı anlarda duygusal yoğunluğu biraz fazla öne çıkarabiliyor; izleyiciyi biraz fazla “ağlatma” hedefine kilitlenebiliyor. Ancak bu, metnin ve yönetimin bilinçli bir tercihi gibi duruyor. Çünkü Alzheimer gibi bir konuyu ele alırken, mesafeli bir entelektüalizm de kendi tuzağını barındırır. “Elma Labrador Çimen”, o tuzağa düşmemeyi tercih ediyor. Unutmanın karanlığında bile ışığın —müziğin, dokunuşun, sevginin— tamamen sönmediğini, belki de en saf halini aldığını gösteriyor.
Bu oyun, izlerken kendi hafızanıza, kendi sevdiklerinize, kendi “unutma” korkularınıza bakmanızı sağlıyor. Hepimizin bir gün unutacaklarını bildiğimiz halde hâlâ hatırlamaya, hâlâ bağ kurmaya çalıştığımız o aciz ve güzel çabayı. Engin Hepileri ve Nergis Öztürk’ün bu kadar çıplak ve bu kadar güçlü bir sahnede bir araya gelmesi, Türk tiyatrosunun son dönemdeki en dikkat çekici ikililerinden birini oluşturuyor. “Elma Labrador Çimen”, sadece bir Alzheimer oyunu değil; hafızanın ve sevginin, kelimelerin tükendiği yerde bile nasıl direndiğinin şiirsel bir kanıtı.
Paribu Art’ta izlediğim bu versiyon, oyunun o şiirsel ve insani gücünü başarıyla taşıyor. Unutmanın kıyısında, hâlâ ayakta duran bir ritim olarak kalıyor akılda. Ve uzun süre de kalacak.
yasam.kaya@gmail.com
