Bu Ülkeden Bir Serhat Kılıç Geçti! (Sahneler Sana Borçlu Kaldı) / YAŞAM KAYA

Serhat Kılıç (1975 - 2026)

Serhat’ı ilk kez 2006’da Tiyatro Dot’ta, Tracy Letts’in Bug / Böcek’inde gördüm. Sahnede bir adamın sinir sisteminin nasıl parçalandığını izlemek değildi o gece; bir oyuncunun kendi bedenini nasıl silaha çevirdiğini izlemekti. Performansı öyle keskindi ki eleştiride cümlelerimi uzatmak zorunda kalmıştım. Sonra 2014’te Ankara Oran’da, dört katlı o binanın kapısından içeri girdim. Telefon etmişti: “Konservatuar açıyorum, gelir misin?” Tiyatro sezonunun ortasında otuz küsur oyunun eleştirisini yazarken her şeyi bırakıp gittim. Kardeşi Sinem’le birlikte bir yapıyı eğitim yuvasına çevirmişlerdi. Münir Canar’dan Yücel Erten’e, Tamer Levent’ten Serhat Nalbantoğlu’na kadar o kadroyu bir araya getirmek, popüler bir oyuncunun “işte ben de bir okul açtım” pozu değildi. Kazandığı parayı, çektiği krediyi, İstanbul–Ankara mekiklerini sanata yatırmaktı. Açılış konuşmasında söylediği cümle hâlâ duruyor: Sanatla uğraşan insan, üç beş kişiyle toplanıp masum bir çocuğu dövmez. O gece “bu ülkenin gerçek aydını” diye yazmıştım. Hâlâ aynı cümleyi kuruyorum.

Serhat Mustafa Kılıç, 8 Temmuz 1975 Ankara doğumlu, aslen Malatyalıydı. TED Ankara Koleji’nden sonra 1994’te Bilkent Tiyatro’yu bursla kazandı, 1998’de yüksek şerefle çıktı. İlk profesyonel adımı Ankara Sanat Tiyatrosu’nda Rutkay Aziz’in Kayıplar (Dullar)’ıydı. Sonra Diyarbakır Devlet Tiyatrosu, orada hem oynadı hem Barış Adası’nı yönetti hem ders verdi. Erzurum’da mecburi hizmet, Atatürk Üniversitesi’nde öğretim görevliliği, Hacettepe’de reji yüksek lisansı. 2008’de Devlet Tiyatroları’ndan istifa edip İstanbul’a geldi. Dot, BKM, Şehir Tiyatroları. İntiharın Genel Provası’nda dört karakteri birden taşıdı, üç sezon kapalı gişe oynadı, Afife’ye aday oldu. Televizyon onu Seksenler’in Ergun Plak’ı, Söz’ün Çolak’ı, Kuruluş Osman’ın Mihail’i yaptı. Geniş kitle onu o yüzlerden tanıdı. Ben ise hep o Böcek gecesini, Oran’daki açılışı ve İstanbul’da geçen o sohbetleri hatırladım.

Nuri Bilge Ceylan’ın Kış Uykusu’ndaki İmam Hamdi, onun en sessiz ve belki en doğru işiydi. Cannes’da Altın Palmiye alan filmin köy imamı; ne karikatür, ne aziz, ne de dizi imamı. Biraz komik, biraz mahcup, biraz inatçı, tamamen insan. SİYAD’da aday oldu, Sadri Alışık’ta Seçici Kurul Özel Ödülü aldı. Televizyonun gürültülü yüzüyle Ceylan’ın uzun planlarındaki o duruş aynı adamın iki ayrı nefesiydi. Birçok oyuncu bu gerilimi kaldıramaz. Serhat kaldırdı çünkü sahne hayvanı olarak kalmayı seçti.

Son yıllarında Müzikoman ve özellikle Kırık Plak ile kendini geri aldı. Özlem Esmergül’ün yazdığı, kendisinin yönetip oynadığı tek kişilik oyun, bir kuşağın komik ve kırık hikâyesiydi: haciz memurlarının geçtiği ev, gelmeyen roller, plaklar, annenin fotoğrafı, “ben uyumsuzum, takıntılıyım, mutsuzum” itirafı. 2025’te Üstün Akmen’de Yılın Komedi Erkek Oyuncusu, oyunu ve dramaturji ödülleri. Zeliha Berksoy’un elinden ödülü alırken ağladı. Sahne, televizyonun verdiği şöhretten daha merhametsiz ve daha sadıktı ona.

5 Eylül 2026’da Kağıthane’deki evinde bulundu. Elli bir yaşındaydı. 8 Eylül’de Ankara Karşıyaka Mezarlığı’na kondu. Harbiye Muhsin Ertuğrul’daki anmada Ahmet Mümtaz Taylan, “Bazı oyuncuları provada indirmeye çalışırsınız. Ben Serhat’ı indiremedim. Hayatı boyunca inmedi,” dedi. Emre Karayel “Otuz yıl yetmedi be kardeşim” diye konuştu. Bunlar abartı değildi. Serhat’ın enerjisi, hayır demeyi bilmemesi, üç kişilik çalışması, aceleci hayatı ve sahnedeki sabrı aynı bedende duruyordu.

Bu ülkeden bir Serhat Kılıç geçti. Devlet tiyatrosunun taşra yıllarını, İstanbul’un hızını, dizi setinin gürültüsünü, bir okulun dört katını, bir imamın sessizliğini ve kırık bir plağın son turunu aynı adama sığdırdı. Popüler oldu ama popülerliğe teslim olmadı. Para kazandı, parayı sahneye ve sınıfa yatırdı. Kanserle de tanıştı, yeniden sahneye çıktı, kendi hayatını oyuna çevirdi. Birçok “ünlü”nin aksine, sanatın toplumdaki yerini lafla değil bina ve bedenle savundu.

Şimdi salonlar susacak, plak duracak, Okul’un koridorundaki o sınıfların isimleri bir süre daha duracak. Ama Böcek’teki o titreme, Kış Uykusu’ndaki o imam bakışı, Kırık Plak’taki o itiraf ve 2014’te Oran’da kapıyı açan o ses silinmez. Bu ülke bazen yeteneklerini erken tüketir, bazen de onları geç fark eder. Serhat ikisini birden yaşadı.

Güle güle Serhat.

Sahneler sana borçlu kaldı.

Bu yazı da.

yasam.kaya@gmail.com