İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın 2026-2027 sezonunu açan Hayalî’nin Hayali, Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde Ekim 2026’da prömiyerini yaptıktan sonra seyirciyle buluşan bir yapım olarak, geleneksel gölge oyunu ile kukla estetiğini modern sahne diline taşıma iddiasıyla öne çıkıyor. Kırk yılı aşkın Karagöz ve kukla oynatan Hayalî Tacettin Çınar’ın 1965 jübile gecesinde kendi icadı hayal tertibatını kurup emanet edilen en eski hikâyeyi anlatmasıyla başlayan oyun, çocuk Tacettin’in gözünden 1924 mübadelesinde yurtlarından koparılıp ıssız ve lanetli bir adada karşılaşan Türk ve Rum grupların hikâyesine, ustası Mehmet Yorgi’nin rembetiko tadındaki anılarına uzanıyor. Burçak Çöllü’nün yazdığı ve müziğini bestelediği, Yiğit Sertdemir’in hikâye fikrini verip yönettiği, Sinem Özlek’in dramaturgisini, Senem Oluz’un koreografisini, Metin Deniz’in dekorunu, Candan Seda Balaban’ın kostüm ve kukla tasarımlarını, Osman Aktan’ın ışığını üstlendiği bu iki perdelik, yaklaşık iki buçuk saatlik yapım; Ali Mert Yavuzcan, Barış Çağatay Çakıroğlu, Caner Bilginer, Dolunay Pircioğlu, Rozet Hubeş, Şenay Bağ ve diğerlerinden oluşan kalabalık kadroyla sahneye çıkıyor.
Yiğit Sertdemir’in rejisi, oyunun asıl gücünü oluşturuyor. Yönetmen, daha önce Surname 2010 gibi çalışmalarda gördüğümüz kukla, maske ve gölge duyarlılığını burada katmanlı bir sahne mekanizmasına dönüştürüyor. Anlatıcının eli titredikçe oyuncuların aynı ritimle sarsılması, gölgelerin ete kemiğe bürünerek gerçek ile hayal arasında sürekli geçiş yapması, sahneyi adeta canlı bir kukla tertibatına çeviriyor. Sertdemir, mübadelenin acısını, aidiyet sınırlarını ve insan dayanışmasını masalsı bir çerçevede tutarken, korku ile umudu, acı ile kahkahayı aynı anda barındıran bir tempo kuruyor. Karakterlerin kukla estetiğiyle hareket etmesi, koro parçaları, rembetiko esintili şarkılar ve koreografi, dekor ile ışığın üç boyutlu anlatıya dönüşmesiyle birleşince ortaya görsel ve duygusal bir şölen çıkıyor. Oyuncular, özellikle Mehmet Yorgi’nin gizemli ve eğlenceli varlığında Ali Mert Yavuzcan, ses ve şarkı yeteneğiyle öne çıkan Dolunay Pircioğlu, Rozet Hubeş’in derinliği ve diğerlerinin abartılı ama masalsı yapıya uygun performanslarıyla rejinin enerjisini taşıyor. Sertdemir, metindeki potansiyeli sahneleme yoluyla çoğaltıyor; gerçek ile hayali birbirine katma, sınırları dağıtma iddiasını teatral biçimle gerçekleştiriyor. Yaklaşık üç saate varabilen uzunluğa rağmen temposunu düşürmeyen, izleyiciyi büyüleyen bir akış yakalaması, yönetmenin sahne ritmi ve aktör yönlendirmesindeki ustalığını gösteriyor. Kukla ve gölge geleneğini naif ama çarpıcı bir modernlikle yeniden yorumlaması, Şehir Tiyatroları’nın teknik imkânlarını yaratıcı biçimde kullanmasıyla birleşince oyun, görsel şiir düzeyinde bir deneyime dönüşüyor.

Buna karşılık Burçak Çöllü’nün metni, aynı gücü taşıyamıyor. Yazar, Sertdemir’in yıllardır aklında evirip çevirdiği ada fikrinden yola çıkarak büyülü gerçekçilik ve çocuk bakışıyla bir anlatı kurmaya çalışmış; hikâyelerin anlatıcının istediği gibi bitmesi, acı hatıralardan büyülü öyküler çıkarma, ölmekten değil yaşayamamış olmaktan korkma gibi motifler yerinde. Ancak metin, bu katmanları dramatize etmek yerine çoğu kez lirik ve deklaratif bir düzlemde bırakıyor. Issız adadaki karşılaşmalar, Türk ile Rum’un kimliklerin birbirine karışması (Hasan’ın Yorgi, Mehmet’in Niko olması gibi), usta-çırak ilişkisi ve sanatın iyileştirici gücü, masalsı bir çerçeveye sığdırılırken karakterler arketipsel kalıyor; psikolojik derinlik ve organik çatışma yeterince kurulamıyor. Diyaloglar, müzikle uyumlu şarkı sözleri ve ezgilerle desteklense de sahne metni olarak keskinlikten uzak, yer yer epizodik ve şematik ilerliyor. İç içe geçmiş anlatı (jübile gecesi ile 1924 adası), meta-teatral potansiyelini tam kullanamıyor; geçmiş bugün olduğunda gölgelerin canlanması, metnin kendi iç geriliminden çok rejinin ve tasarımın eseri haline geliyor. Tematik iddialar —kimlik üstü yaşam, sınırların dağıtılması, sevginin sınırları aşması— duygusal olarak etkili olsa da, dramatik olarak yeterince sınanmıyor; trajik final ve melodram tadı, metnin duygusal dengeyi kendi içinde kuramamasından kaynaklanıyor gibi görünüyor. Çöllü’nün müziği oyunun ruhuna dokunuyor, sözleri duygusal bir katman ekliyor; fakat sahne metni olarak bakıldığında, yönetmenin görsel ve ritmik çözümü olmasa metin kendi başına aynı etkiyi yaratmakta zorlanırdı.
Sonuç olarak Hayalî’nin Hayali, Yiğit Sertdemir’in rejisinin, Candan Seda Balaban’ın kukla ve kostümlerinin, oyuncu kadrosunun ve teknik ekibin ortak başarısıyla sezona damga vuracak bir görsel ve duygusal deneyim sunuyor. Yönetmen, gelenek ile modernliği, acı ile umudu, gölge ile eti kemiği ustaca birleştirerek izleyiciyi hem güldürüp hem düşündürüyor. Ancak Burçak Çöllü’nün metni, bu sahneleme başarısının gerisinde kalıyor; lirik ve masalsı yaklaşımı, karakter derinliğini ve dramatik organikliği yeterince sağlamıyor. Oyun, yönetmenin hayalini gerçekleştirdiği, yazarın ise bu hayali tam olarak dolduramadığı bir yapım olarak hafızalarda kalacak. Şehir Tiyatroları’nın bu prodüksiyonu, sahneleme gücünün metnin eksiklerini nasıl örtebileceğinin çarpıcı bir örneği.
yasam.kaya@gmail.com
