Zorlu PSM Turkcell Platinum Sahnesi’nde perde açıldığında, Viyana’nın Hotel Sacher barı sahneye kurulmuştu. İki sandalye, bir masa, birkaç kadeh ve yarım asırlık bir düşmanlık. Peter Danish’in kaleme aldığı, Sevin Okyay’ın Türkçeye kazandırdığı Devlerin Savaşı, Leonard Bernstein ile Herbert von Karajan’ın hayatlarının son yılında gerçekleşen o kısa karşılaşmayı, kelimelerin en keskin haliyle yeniden yazıyor. Yönetmen koltuğunda Nihal Usanmaz var; aynı zamanda garson Maria rolüyle sahnede. Okan Bayülgen Bernstein’ı, Celal Kadri Kınoğlu ise Karajan’ı canlandırıyor.
Oyun, Amerikalı yazar Peter Danish’in, Viyana’daki Hotel Sacher’de 1980’lerin sonunda gerçekleşen kısa bir karşılaşmadan yola çıkarak yazdığı bir metin. Gerçek hayatta yalnızca birkaç dakika süren ayaküstü bir sohbet, Danish’in kaleminde iki maestronun birbirine söyleyebileceği en ağır hesaplaşmaya dönüşüyor. Ancak bu dönüşüm, sahnede her zaman vaat ettiği derinliği taşımıyor. Metin, iki dehanın ego, sanat anlayışı ve tarihsel yüklerini bir araya getirirken, karakterlerin iç hesaplaşmalarını bazen yüzeyde bırakıyor. Özellikle Bernstein’ın Amerikan enerjisi ile Karajan’ın Avrupa disiplinli soğukluğu arasındaki gerilim, diyalogların temposuyla destekleniyor ama duygusal kırılma noktaları yeterince işlenmiyor. İzleyici, iki adamın birbirine söylemek isteyip de söyleyemediği şeyleri tahmin etmeye bırakılıyor; bu da oyunun gücünü azaltıyor.
Oyun, iki perdelik 85 dakikasında neredeyse yalnızca konuşmayla ilerliyor. Bu konuşma sıradan bir sohbet değil. İki yaşlı adam, birbirlerinin kariyerini, sanat anlayışını, İkinci Dünya Savaşı’ndaki duruşlarını ve en çok da birbirlerine duydukları o tuhaf karışımı —kıskançlık, hayranlık, korku ve gizli bir yakınlık— masaya yatırıyor. Karajan’ın Nazi Partisi üyeliği ile Bernstein’ın Yahudi kimliği arasındaki hesap, yalnızca kişisel bir ego çatışması değil; Avrupa’nın disiplinli, aristokrat geleneği ile Amerika’nın sezgisel, popüler enerjisi arasındaki gerilimin de sahneye taşınmış hali. Danish taraf tutmuyor. Ne birini aklıyor ne diğerini mahkûm ediyor. İkisi de haklı, ikisi de yaralı, ikisi de vazgeçilmez. Ne var ki bu denge, sahnede her zaman korunamıyor.
Celal Kadri Kınoğlu’nun Karajan’ı, oyunun en ağır ve en etkileyici tarafı. Aristokrat duruşu, kontrollü jestleri ve sesindeki o hesapçı soğukluk, karakterin yıllarca inşa ettiği imajı taşıyor. Nazi geçmişiyle yüzleştiği anlarda Kınoğlu, pişmanlığı bile bir tür savunma mekanizmasına dönüştürebilecek kadar incelikli oynuyor. Bedeni yaşlılığın ağırlığını taşırken duruşu hâlâ “dev” gibi; her suskunluğu, her bakışı hesaplanmış bir derinlik taşıyor. Bu performans, metnin bazı boşluklarını kapatıyor ve oyunun en güçlü anlarını yaratıyor.
Okan Bayülgen’in Bernstein’ı ise aynı inceliği yakalayamıyor. Karakterin flamboyan, duygusal ve yaralayıcı tarafını öne çıkarmaya çalışırken, zaman zaman tiyatral bir gösterişe kayıyor. Suçlamaları kişisel ve sert çıkıyor ama nüansları yer yer kayboluyor; jestler ve ses tonu, Bernstein’ın o karmaşık iç hesaplaşmasını derinleştirmek yerine daha yüzeysel bir “yıldız enerjisi”ne yaslanıyor. Kınoğlu’nun kontrolüyle yan yana durduğunda fark daha belirginleşiyor: Bayülgen’in performansı yer yer abartılı, yer yer dağınık duruyor. İkili arasındaki kimya, karşıtlıktan yakınlığa kayarken Kınoğlu’nun ağırlığı sayesinde ayakta kalıyor; Bayülgen’in katkısı ise daha çok enerji ve hareketlilikten ibaret kalıyor. Bu da oyunun dengesi açısından bir zayıflık yaratıyor ve metnin en kritik yüzleşme anlarında gerilimi düşürüyor.
Usanmaz’ın rejisi bilinçli olarak yalın. Tek mekân, sade dekor ve kostüm (İnci Kangal Özgür), müzik düzenlemeleriyle (Murat Tükenmez–Kemal Alpan) desteklenmiş. Garson Maria’nın varlığı hem gerçekçi bir çerçeve hem de hafif bir ara katman sunuyor. Seyirci koltuğunda adeta bir düellonun orta yerinde oturuyorsunuz. Replikler tenis maçı gibi gidip geliyor; son dakikaya kadar merak, öfke ve anlama isteği iç içe. Metnin gücü, oyuncuların eşitsizliği yüzünden tam olarak açığa çıkamasa da hâlâ etkili. Yine de yalınlık, bazı anlarda boşluğa dönüşüyor; iki karakterin bedensel ve duygusal yakınlaşması daha cesur bir sahneleme talep ediyor.
Devlerin Savaşı, büyük isimlerin cazibesine yaslanan ama bunu boş bir yıldız gösterisine indirgemeyen ender yapımlardan. Tarihsel ağırlık, kişisel kırılganlık ve sanat tartışması bir arada tutuluyor. Zorlu PSM’deki temsil, oyunun sezon içindeki rutin gösterilerinden biriydi. Kazananı olmayan bu savaşın asıl galibi, kelimelerin bıçağıyla birbirini yaralarken birbirini de tamamlayan iki usta arasından daha çok Kınoğlu’nun kontrolü ve Danish’in metni oldu. Bayülgen’in performansı ise bu hesabın içinde biraz fazla gürültülü, biraz fazla dışarıda kaldı. Oyunun en büyük eksiği de burada: iki devin hesaplaşması, birinin eksik kalan inceliği yüzünden tam olarak kapanamıyor.
yasam.kaya@gmail.com

