30. İstanbul Tiyatro Festivali, 22 Ekim akşamı Zorlu PSM Turkcell Sahnesi’nde Caroline Guiela Nguyen’in Lacrima’sıyla perdeyi açtı. Strasbourg Ulusal Tiyatrosu’nun bu yapımı, festivalin otuzuncu yılına yalnızca prestijli bir uluslararası imza değil, aynı zamanda derin ve rahatsız edici bir soru da getiriyor: Güzellik, kimin gözyaşıyla dikilir?
Latince “gözyaşı” anlamına gelen başlık, oyunun tam merkezine oturuyor. 2025 Paris’inde bir haute couture evi, İngiliz prensesi için olağanüstü bir gelinlik siparişi alıyor. Bu sipariş, Paris’teki atölyeden Alençon’daki tarihi dantel işçilerine, oradan Mumbai’deki nakış ustalarına uzanan küresel bir üretim zincirini harekete geçiriyor. Nguyen, bu zinciri soyut bir ekonomik ağ olarak değil, birbirine dikiş dikiş bağlanan insan hikâyeleri olarak örüyor. Kumaşın binlerce saatlik yolculuğu, aynı zamanda karakterlerin kişisel çöküşlerinin, aile yaralarının ve gözden çıkarılan bedenlerin de haritası haline geliyor. Her inci, her dantel motifi, görünmeyen bir bedenin yorgunluğunu taşıyor.
Sahne tasarımı bu gerilimi fiziksel olarak da kuruyor. Beyaz, steril masalar ve sert ışıklar, Paris atölyesini neredeyse bir ameliyathaneye dönüştürüyor; her dikiş, tıbbi bir müdahale kadar dikkat ve risk gerektiriyor. Canlı kameralar ve projeksiyonlar, sahnedeki eylemi hem yakın planda hem de coğrafi olarak uzak noktalardan aynı anda göstererek izleyiciyi tek bir mekâna hapsetmiyor. Fransızca, Tamilce, İngilizce ve Fransız İşaret Dilinin iç içe geçmesi, oyunun çok dilli doğasını teknik bir tercih olmaktan çıkarıp, emeğin de çok sesli ve eşitsiz bir yapı olduğunu duyuruyor. Üstyazılar bu katmanları taşıyor; ancak dilin kendisi, görünürlük ile görünmezlik arasındaki sınırı sürekli hatırlatıyor.
Oyunculuklar, bu uzun ve yoğun anlatıyı taşıyacak kadar sağlam. Özellikle atölye şefi Marion’u canlandıran Maud Le Grevellec, mesleki adanmışlık ile kişisel yıkım arasındaki ince çizgide unutulmaz bir denge kuruyor. Kastın bir bölümünün profesyonel olmayan oyunculardan oluşması, Nguyen’in uzun süredir sürdürdüğü kolektif anlatı anlayışının sonucu; bu tercih, karakterlerin “gerçek” hissini güçlendiriyor. Yine de bütün olarak bakıldığında, oyuncular birbirlerinin hikâyelerini tamamlayan bir koro gibi çalışıyor.
Lacrima’nın en güçlü yanı, ideallerin peşinden giderken ödenen bedeli romantize etmemesi. Güzelliği yücelten cümleler kurmuyor; o güzelliğin hangi gözlerin yorulması, hangi ailelerin dağılması, hangi bedenlerin aşınması pahasına ortaya çıktığını gösteriyor. Yönetmenin “Dünyayı güzelleştiren insanlara…” diye başlayan notu, oyunun sonunda yalnızca bir ithaf değil, hesap soran bir hatırlatmaya dönüşüyor. Yaklaşık üç saati bulan, ara verilmeyen süre, bu hesaplaşmayı kolaylaştırmıyor. Bazı yan hikâyeler, ana damarı beslemek yerine onu dağıtma riski taşıyor. Buna rağmen Nguyen, izleyiciyi acele ettirmeyi reddediyor; her dikişin, her gözyaşının kendi zamanını almasına izin veriyor. Bu tercih, oyunu hem yorucu hem de unutulmaz kılıyor.
Festivalin açılışı için yapılan bu seçim, İstanbul seyircisine yalnızca uluslararası bir yapım sunmakla kalmıyor; emeğin estetikle, küresel üretimle ve görünmezlikle ilişkisini sorgulayan bir sahne dili de getiriyor. Lacrima, kolay alkış toplayan bir seyirlik değil. İzleyiciyi rahat bırakmayan, güzelliğin bedelini hatırlatan ve o bedeli ödemeden geçmenin mümkün olup olmadığını soran bir çalışma. Otuzuncu yılını böyle bir soruyla açan festival, tiyatronun hâlâ “görünmeyeni” görünür kılabileceğini bir kez daha kanıtlıyor.
yasam.kaya@gmail.com



