VEDAT TÜRKALİ Hayatını Kaybetti!

Ünlü yazar Vedat Türkali, 97 yaşında hayatını kaybetti. Onlarca eseriyle Türk edebiyatına damga vuran yazar, Fatmagül’ün Suçu Ne eserinin de sahibiydi.

Türk edebiyatının en önemli isimlerinden biri olan senarist, şair ve romancı Vedat Türkali 29 Ağustos 2016’da Yalova’da yaşamını yitirirken, Türkiye sol hareketinin önemli bir parçası olarak tarihteki yerini aldı.

97 yaşındaki Türkali’nin ölümü edebiyat dünyasını derinden sarstığı gibi, ardında bıraktığı eserlerle ülke edebiyatı eşine az rastlanır hazinelerin sahibi oldu.

Vedat Türkali’nin ölüm haberini kızı Deniz Türkali twitter adresinden duyurdu.  



VEDAT TÜRKALİ KİMDİR?

13 Mayıs 1919’da Samsun’da doğan Türkali, liseyi Samsun Lisesi’nde okuduktan sonra 1942 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Aynı yıl eşi Merih Pirhasan’la evlendi.

Maltepe Askeri Lisesi ve Kuleli Askeri Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yaptıktan sonra 1951’de tutuklandı. 9 yıl ceza aldı. 7 yıl sonunda koşullu olarak serbest kaldı.

Rıfat Ilgaz ile Gar Yayınlarını kurdu. 1960’ta Dolandırıcılar Şahı ile senaristliğe başladı. 1965’te Karanlıkta Uyananlar filmiyle Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Senaryo Ödülü’nü kazandı.

Bir Gün Tek Başına, Mavi Karanlık, Tek Kişilik Ölüm, Güven, Yeşilçam Dedikleri Türkiye, Kayıp Romanlar, Yalancı Tanıklar Kahvesi, Bitti Bitti Bitmedi gibi romanlara imza attı.

1974’te Milliyet Yayınları Roman Yarışması’nda birincilik ödülünü, 1976’da Orhan Kemal Roman Armağanını kazandı. 2016’da Beyaz Martı Edebiyat Onur Ödülü’ne layık görüldü.

Türkali, 1986 yılında yayınlanan, daha sonra kitap ve dizi olarak da yayınlanan “Fatmagül’ün Suçu Ne?” filminin senaryosunu da yazmıştı.

Dizinin reyting rekorları kırdığı dönemde Radikal gazetesinden Güldal Kızıldemir’e verdiği röportajda şöyle değerlendirmişti popülerliğini: “Duyuyorum, dizi zirveye oturmuş. Film zamanında, o porno filmlerinin hakim olduğu dönemde zirve yaptı. Çok sevildi, çok seyredildi.

Hikayenin nasıl ortaya çıktığını ve sonrasında sansür kuruluyla yaşanan mücadeleyi de anlatmıştı o söyleşide:

Fatmagül’ün hikayesi nasıl çıkmıştı ortaya?

Fatmagül’ün hikayesini, güneyde, Fethiye’de buldum ben. İstanbul’a geldim, Lütfü Akad’a anlattım. Hiç unutmuyorum, bizim evde kahve içiyorduk, iki üç cümleyle anlattım. İyi bir filmin konusu iki üç cümleyle anlatılır. Lafı uzatıyorsanız ortada iyi bir hikaye yok demektir. Lütfü durdu. “Bu hikaye fazla güzel Abdülkadir; nefis bir hikaye. Bunu ben yapayım” dedi. Olmaz dedim, “Bu filmi ben yapacağım.” Rahmetli yapımcı Naci Duru’ya da kabul ettirdim. Heyecanla işe başladık, yarışmalar düzenledik oyuncuları seçtik. Bu arada da senaryoyu da yazdım yolladım.

Nereye?

Ankara’ya, Sansür Kurulu’na. Öyleydi o zaman, senaryoyu Emniyet Genel Müdürlüğü’ne bağlı kurula yolluyorsunuz onay için. Haber geldi ki, kurul senaryomu ittifakla reddetmiş. Böyle bir olasılık hiçbirimizin aklına gelmemişti. Prodüktör Naci Bey, bize inanarak yatırımlar yapmış. Bütün hazırlıklar tamam. Çekim için Fethiye’ye gideceğiz. Naci beyin ağlamaklı üstelemesiyle kalktım Ankara’ya gittim; sansürcülerle konuşup kararı değiştirteceğim! İşin başında bir kadın vardı, polis komiseriymiş. Hukuku bitirmiş. Beni karşısında görünce “Haa, siz misiniz o senaryonun yazarı?” dedi. “Evet” dedim.

Kadın şöyle bir baktı “Hiç bir Türk erkeği, arkadaşlarının tecavüz ettiği kızla evlenir mi?” dedi. Dedim ki “Hanımefendi, siz de bilirsiniz, toplu olarak bir suç işlendiğinde, bunlardan biri bağışlanırsa hepsi birden beraat eder. Bu bir genel hukuk kuralıdır. Ben kafamdan uydurmadım, Türk Ceza Yasası’nda da bu madde var. Ona dayandım.” Bir durdu şöyle bir bana baktı “Biz kanunda olan her şeye müsaade ediyor muyuz?” dedi.

Tecavüz edilen bir kadınla evlenilmesinden mi rahatsız olmuşlar?

Öyleymiş. Ben hikayeyi ve bu ret olayını unutamıyorum. Bir gün Bodrum’da oturuyorduk. Bizim rahmetli sinemacı Hürrem Erman geldi, sansür üstüne dertleşiyoruz. Ben de benim olaydan açtım, konuyu da anlattım. Bir durdu bu. ”Hoca yaa,” dedi, “şu sırada Ayvalık’ta biz bu filmi çekiyoruz”. “Nasıl çekiyorsunuz?” dedim. “Bayağı çekiyoruz” dedi, “İşte tam bu anlattığın konuyu çekiyoruz, ben setten geldim buraya”. Dava açacağımı söyledim ve açtım. Rahmetli Hürrem de tanıklık etti.

Nasıl olmuş?

Şöyle olmuş, Lütfü Akad, Hürrem Erman’la da birlikte çalışıyor o zaman. O sırada benim senaryoyu anlatmış, çok beğenmişler, bize yapsana bu filmi demişler. Lütfü de “Bana vermez, kendi yapmak istiyor” demiş. Gelsin bize, konuşalım demişler. Bana bunu söylemişlerdi ama o zaman ben Naci beyle çalışıyorum. Hikayeyi de biliyorlar, Erdoğan adında bir senarist vardı, (Tünaş) alelacele bir senaryo yazdırıyorlar ona ve ‘Batsın Bu Dünya ’ diye bir film çıkartıyorlar bizim hikayeden…
Orhan Gencebay’ın filmi…
Evet, berbat bir filmmiş, ben görmedim. Param olsa, anında toplatacağım filmi…

Açtığınız dava nasıl sonuçlandı?

Mahkeme yıllarca sürdü… Sonunda davayı kazandım, hem yönetmenlik hem de senaristlik ücretimi aldım. Sonra yapımcı Naci Duru’nun oğlu Süreyya “Ben yapayım filmi” dedi. O çekti.

Hülya Avşar nasıl seçildi rol için?

Hülya Avşar’ı ben önermiştim. Süreyya da ilk planı çektikten sonra Hülya Avşar’ın ne kadar doğru bir seçim olduğunu anlamış zaten. Rahmetli bana demişti ki “Haklıymışsın. Hülya mahkemeden çıktıktan sonra kocasının ardından sokakta bir yürüyüş yaptı, ‘kız sen bunu güzel oynayacaksın’ dedim…” Hülya çok iyi oyuncudur.

Memnun kaldınız mı sonuçtan?

Film zayıf çıktı bence. Senaryoda öyle hatalar yaptı ki rahmetli… Biri için hâlâ içim yanar. Fethiye’nin karşısında bir ada var, adada mangal kömürü yapılıyor. Hülya Avşar’la Aytaç Arman parasız kalınca gidip orada çalışıyorlar. Mahsus koydum o sahneyi. Çalışırken kirleniyorlar, yüzleri gözleri kapkara oluyor. Bir gün bunlar işten çıkıyorlar, sahilde giderken önce birbirlerine sonra etrafa bakıyorlar, çırılçıplak soyunup denize giriyorlar. Suya girince yüzlerinden o karalar akıp gidiyor.

Çok metaforik…

Evet, bir arınma olayı var, müthiş şiirsel. Ama görüntü olarak da mükemmel. Şimdi ben de seyrederken heyecanla filmde bu sahneyi bekliyorum. Bir de baktım ki, ormanda bir kulübe yapmışlar, Hülya çıktı, arkadan Aytaç da çıktı. Suratları tertemiz, döndüler popolarını, soyundular, çırılçıplak yanyana koşuyorlar uzağa doğru. Midem bulandı. Hâlâ içim yanar o sahne için… Cinler tepeme çıkıyor düşündükçe, hiç konuşmayalım bu konuyu…

Siz şimdi filmi çekiyor olsaydınız, Fatmagül rolü için kimi düşünürdünüz?

O kadar büyük bir kudretim olsaydı, ilk filmin çekildiği günlerdeki Hülya Avşar’ı oynatmak isterdim. Hülya, Fatmagül karakteri için çok biçilmiş kaftandı çünkü.

Yeni Fatmagül’ü nasıl buldunuz? Beren Saat’i?

Ara sıra bakıyorum. Kulaklarım artık iyi duymadığı için Türk filmi izleyemiyorum pek, altyazı olmadığı için… Ama o kız uymuş. Oyuncuların hemen tümü üstlendikleri rolün üstesinden geliyorlar. Üstün başarı gösterenler de var. Aslında dizideki çoğu tipler benim tiplerim değil. Benim senaryomda tecavüz edenler teenager’lardı… 16, bilemedin 17 yaş civarında… Bu dizidekiler çok büyük. Ama bir bakıma sınıfsal ayrım keskinleşmiş, kötü de olmamış sanırım.

Reklamlar