KARE (THE SQUARE) 2017 : Kapitalizm Hiç Bu Kadar Çaresiz Kalmamıştı! / YAŞAM KAYA

2004 yapımı The Guitar Mongoloid 2005’te Moskova’da FIPRESCI, 2006’da çektiği kısa filmi Autobiographical Scene Number: 6882 ile Edinburgh Film Festivali’nde UIP Ödülü’ nü alan yönetmen Ruben Östlund, İsveç’ in yetiştirdiği genç bir sinemacı. Geçtiğimiz 24. Adana Uluslararası Film Festivali’nde Türkiye prömiyerini yapan ve 16. FilmEkimi’nde tekrar seyirci karşısına geçen Kare (The Square), günümüz Avrupa insanının ekonomik uçurum içindeki yaşantısına dikkat çekerken, bir yandan da göçmenlere olan bakış açısını eleştiren, ötekileştirilmiş insanlara yapılan baskıları dillendiren, bireyselleşmiş insanların zavallı dünyalarındaki açmazları cesurca gösteren çarpıcı bir yapım. Son dönemde Haneke Sineması’ nın bile önüne geçecek düzeyde bizleri şaşırtan Kare (The Square), genç yönetmeni Avrupa Sineması’ nın zirvesine oturttu. Özellikle Toni Erdmann ile başlayan ekonomi ve sınıfsal ayrıma dayalı yapımlar dünya sinemasında dikkat çekici boyutlara ulaşırken, Östlund, Godard’ı andıran Kare filminde tüm sinema kitlesini ters köşeye yatırmayı başardı.

Filmde İsveç’te monarşi sonrasında şehrin tam ortasında kalan kraliyet sarayı bir modern sanat müzesine dönüştürülmüştür. Müzenin küratörü Christian (Claes Bang), iki çocuğu ile beraber yaşayan yalnız bir adamdır. Modern baba olarak yaşadığı dünyanın tüm gerekliliklerini ve aynı zamanda kendine özgü duyarlılıklarını yerine getiren Christian’ın hayatını yaşadığı küçük bir hırsızlık olayı değiştirecektir. Cüzdanının çalınmasına verdiği tepkiler onu rezil edici durumlara düşürür. Bu arada Arjantinli bir sanatçının yeni sanat gösterimi olan ‘Kare’nin tanıtımını yapacak halkla ilişkiler şirketi çok garip bir kampanya hazırlayınca tam bir kargaşa ortamı oluşur. Christian yaşadığı hayatı sorgular pozisyonda, kendisinden olmayan hayatlara karşı verdiği tepkilerle öz benliğini sorgulamaya başlar. Ama bu arada sanat diye bizlere sunulan eserlerin ne denli ‘saçma’ olguları içinde barındırdığına şahit oluruz. Müzede halkın ilgi alanından kopuk, sadece ama sadece kapitalizm içinde yalnızlaşan bireylere hitap eden sözde sanat ürünleri gösterilmekte, bu bakış açısından yola çıkarak toplum nezdinde birbirine yardım etmekten yoksun insan yığınlarının nasıl oluştuğu, olaylarla insanı rahatsız edici düzeyde irdelenmektedir. Tüm bunlarla birlikte sanatsal sansür olgusu da masaya yatırılır.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ruben Östlund senaryosunu yazdığı filminde vurucu noktalara dikkat çekmiş. Mesela çocuğunu beklerken alışveriş merkezinde insanlardan yardım isteyen Christian, kimseden yardım alamıyor. Ama kapının önünde dilenen dilenci karşılık beklemeksizin genç sanat yönetmenine yardım ediyor. Filmin girişinde cüzdanı çalınan Christian’ ın fakir semtteki bir apartmana gidip, tüm dairelere not bırakarak, tüm apartman oturanlarını ‘hırsızlıkla’ suçlayacak düzeyde eyleme girişiyor. Sonucunda küçük bir çocuk -ki göçmen olduğu ortada- Christian’ın yanına giderek kendisinden ve ailesinden özür dilenmesini ister. Ama kendi dünyasını yaşamın merkezi zanneden genç adam küçük çocuğu ciddiye almaz, hatta çocuğa sert yaklaşır, çocuğun gururuyla alay eder. Film öyle noktalara değiniyor ki, insan konunun her karesinde gerçek dünyanın tokatını yüzünde hissediyor. Bir performans gösterisi sırasında herkesin gözü önünde bir kadına tecavüz etmeye yeltenen performans sanatçısına orada oturanlar müdahale etmekten kaçınıyor. Bir kişinin yardıma koştuğunu gören insanlar zoraki biçimde eyleme geçince hayatın tüm gerçeklerine yabancılaşıyoruz. Kapital sistem toplum içinde bireysel canavarları doğurduğu gibi, artık sokakta hiçbirimizin canı güvende değil.

Yukarıda bahsettiğim noktalar haricinde belkide en vurucu noktaya geliyoruz. Arjantinli performans sanatçısının küçük bir kare içinde anlatmak istediği ‘hayatımızın gerçeği’ olgusu konunun tam merkezi. Küçük bir kız çocuğunun üzerinden oluşturulan iğrenç kampanya ile sokakta yaşayan fakir insanlarının tamamının ‘terörist’ olarak gösterilmesi batı toplumunun göçmenlere, evsizlere, fakir kitlelere olan yaklaşımını özetlemiş. Zaten film içinde, Christian cüzdanın peşinde oradan oraya koştururken fakirlerin hayatından iğrenen elitist kitlenin yaşantısıyla birebir yüzleşiyoruz. Sanatın ne olduğunu bilmeyen, kendi egoları doğrultusunda sanat etkinlikleri düzenleyen, özgürlüğü sınırsızca konuşmak, küfretmek ya da dans etmek zanneden bu kitle, para kazanmak için küçük bir kız çoçuğunun hayatını hiçe sayabiliyor. Filmi izlerken sarsıldıkça sarsıldık. Östlund öylesine muhteşem bir senaryo yazmış ki, insan olaylar ilerledikçe kendisini yaşadığı dünyadan soyutluyor, varolduğu hayatı defalarca kez sorguluyor. Ortada kusursuz bir senaryo ve yönetim kalitesi var.

Elisabeth Moss, Dominic West ve Claes Bang başrolde, ortada anlatılan oto sansür, sanatsal özgürlük ve sınıfsal farklılık durumlarını çok iyi aktarmış. Özellikle Claes Bang’ in filmdeki performansı gerçekten insanı cezbediyor. İsveç, Almanya, Danimarka, Fransa ortak yapımı The Square (Kare) İskandinav perspektifinde, politik ve sosyal olayları eleştiren olağanüstü bir yapım. Oscar’da kesinlikle ‘Yabancı Dilde En İyi Film’ ödülünü alacağını düşündüğüm filmi mutlaka izleyin!

yasaam.kaya@gmail.com

Reklamlar