GENÇ TİYATRO ELEŞTİRMENİNE TAVSİYELER / MARK SHENTON (Çeviren: EZGİ DENİZ ALPAN)

MetroStage, The Real Inspector Hound, April 2011 This photo is licensed to MetroStage, Alexandria, Virginia for its promotion and marketing purposes. It may also be used non-commercially by people associated with the production shown. Other uses, or use by third parties, without consent of the photographer, are prohibited.

(2002-2013 yılları arasında Sunday Express gazetesinin Tiyatro Eleştirisi Editörü, 2005 yılından beri The Stage tiyatro bloğu yazarı)

Hayatta sizi tanıdığını, bakış açınızı çok iyi bildiğini iddia edip sizin adınıza konuşan ve kullandığınız dili sorgulamaya cesaret eden insanlar kadar rahatsız edici olan az şey var.

Pazartesi daha önce de bloğumda yazdığım gibi, bir Londra sahnesinden hoşnutsuzluğumu belirten bir tweet attım ve şöyle bir retweet aldım:
“Sen o sahneden nefret etmiyorsun. Oraya ulaşmanı engelleyecek bir sorunun var ve bu yüzden (o) tiyatroyu boykot ediyorsun.”
Ayrıca şöyle tavsiye ediyordu: “Nefret güçlü bir kelimedir Mark, dikkatli kullanılmalıdır…”

Aslında tam olarak sahneye ulaşmakta sıkıntı yaşadığım söylenemez, sadece oraya gitmekten hoşlanmıyorum. Kalça sorunları yaşadığım doğru –şimdilerde nihayet düzeldi ama acı sağıma, ameliyat edilmemiş tarafıma sıçradı-. West End gibi tiyatrolar fena halde yetersiz koltuğa sahip ve konforsuz. Bu gerçek bir sorun olarak ele alınabilir ya da orada geçirdiğim süre boyunca yaşadığım sorunların etkisini artırabilir.

Bazı tiyatrolar, diğerlerinden daha korkunç. Burada söz konusu olan tiyatro ise aşırı derecede korkunç ve özellikle prömiyer geceleri izdiham olduğunda, sözcük ne kadar dolu olursa olsun, “nefret ediyorum”.

Bu tabii ki işin mesleki tehlikelerinden biri. Ancak sağlık ve güvenlik açılarından baktığınızda, eğer günlük çalışma koşullarınız bu sahnedeki gibi dehşet verici ya da Old Vic Tunnels’te olduğu gibi her ziyaretinizde sizi hasta edecek kadar nemli olsa, çoğunuz bunu protesto ederdi. Kaldı ki aniden karşımıza çıkan Penny Arcade: Parlak Kalktak! Lezbiyen! Faghag! Orospu!1 daki dansçılarından birinin geçen yıl burada kayıp düştüğü ve sakatlandığı biliniyor.

Söz konusu twitter olayı tesadüfen John Lyon’un bağışlarıyla gerçekleştirilen ve genç hayatları tiyatroyla zenginleştirmeyi hedefleyen, eğitim amaçlı Mousetrap Tiyatro Projesi’nde konuşma yapacağım günün sabahında oldu. Ben ve Telegraph gazetesinin opera eleştirmeni Rupert Christiansen, Londra’daki iki okuldan gelen öğrencilerle tiyatro eleştirisine dair konuştuk.

Öğrenciler geçen hafta İngiliz Ulusal Operası’nın sahnelediği Mikado temsilini izlediler. Mikado 1986’dan beri sahnelenen bir eser olmasına karşın Opera’nın yeni işlerinden daha güncel ve radikal. Öğrenciler, daha önce Mikado’nun hiçbir prodüksiyonunu görmedikleri için kıyaslama, karşılaştırma yapamadılar fakat buna karşın benzer yorumlarını duymak büyüleyiciydi.

Rupert ve ben genç eleştirmenlere, yaptığımız işle ilgili tavsiyeler verdik. Zaten bu işle ilgili bazı sorunlardan yazının girişinde bahsettim. Şimdi de onlara söylediğim diğer önemli şeyleri sıralıyorum.

Açıkça söylenmesi gereken bir gerçek var: söz konusu tiyatro eleştirisi olduğunda, ortada doğru ya da yanlış yoktur. Bu bir bakış açısı meselesidir. Daima söylediğim gibi, prodüksiyon kelimesi içinde ‘üretme’ anlamını barındırır, bu nedenle eleştiri sadece bir prodüksiyon hakkında konuşmayı başlatabilir, sonunu getirmez. Ve iyi haber: sahnede olup biteni yargılayan sadece biz eleştirmenler değiliz.

Bazı beklentileriniz karşılanmayabilir ancak gözlerinizi açın, uyanık olun, asla salondan çıkmayın ve diğer seyircileri rahatsız etmeyin. Bu, sandığınız kadar kolay olmayabiliyor. Bir keresinde not aldığım için bir izleyici tarafından uyarıldığım oldu. Oysa biz eleştirmenler okuyuculara rehberlik yapmak için varız, onları rahatsız etmek için değil.
Çok bariz bir şey olmasına karşın yine de belirteyim: not almak için meşale kullanmayın, tabii meşale gibi ışık saçan cep telefonunuzu da kullanmayın! Bir keresinde notlarını iPhone’una yazan bir eleştirmen görmüştüm. Önünde bir ışık yanıp yanıp sönüyordu. Bu, O2 Arena’daki Micheal Jackson’ın aydınlık sirk gösterisinde gerçekleşmesine karşın yine de dikkat dağıtıcıydı.

Bunun kadar rahatsızlık verici başka bir şey de oyunun tamamını görmeden, sahneleme esnasında oyun hakkında tweet atmanızdır. Eleştirmen olarak bir yorumda bulunmadan önce tüm oyunu görmeniz gerekir. Bugünlerde bazı tiyatrolar tweet atmanın serbest olduğu “tweetalanları” oluşturuyor; ancak bana kalırsa bu, eleştirmenin tercih etmesi gereken bir şey değil. Ben de tweet atıyorum ama sahnelemeden sonra. Twitter hızlı bir şekilde ve kısaca düşüncemi açıklama ve eleştirilerimin nasıl karşılandığını görme şansı veriyor.
Not alma meselesine geri dönecek olursak, karanlıkta not almayı öğrenmelisiniz. Buradaki tehlike okunaksız yazma ihtimalinizdir ancak bir şeyi not etmek, onu okumasanız bile hatırlamanızı kolaylaştırır. Eleştirilerimi yazarken aldığım notlara çoğunlukla dönüp bakmasam da onların varlığı bana güç veriyor.

Diğer bir uyarım da şu: salonda uyumamalısınız! Uyuyan çok insan gördüm ve maalesef bir iki kez ben de uyukladım. Eninde sonunda hepimiz insanız. “Uyumak da bir eleştiri tarzıdır!” diyen birini tanıyorum. Ancak ben bu duruma düşmek istemem. Tiyatroya gitmeden önce çoğunlukla kısa bir uyku çekerim. Bu yaşlı bir adam olduğum izlenimi uyandırabilir ama bir oyun izlemeden önce tazelenmek iyi bir yöntemdir.

Tiyatroda nasıl davranılması gerektiğinden bahsettik. Peki ya eleştirileri nasıl yazmalıyız?

Eleştirinin amacı nedir? Yazdıklarımızı ilk okuyan kendimiz olsak da, kendimiz için yazmadığımızı gözden kaçırmamalıyız. Yazma eyleminin kendi başına beni bir sonuca götürdüğünü düşünürüm: bazen bir oyun hakkında ne düşündüğümden emin olmadan yazmaya başlarım, ancak yazımın bitmesine yakın, bir fikir ortaya attığımı fark ederim. Okuyucularımı sevdiğim gibi kendimi şaşırtmayı da seviyorum. Nereden başlayacağınıza karar veremiyorsanız herhangi bir yerden başlamak, daima iyi bir başlangıçtır!

Kendimiz dışında hitap ettiğimiz iki kesim var: okuyucularımız ve hakkında yazdıklarımız. Önceliğimiz okuyucudan yana olmalı. Biz eleştirmenler mümkün olduğunca çok oyun görmeliyiz, sıradan seyirci bunu yapmak zorunda değil. Eleştirmenin sorumluluklarından biri seyircinin parasının boşa harcamamasını sağlamak ya da nereye harcaması gerektiğini göstermektir. Tabii ki bizlere kulak verip vermemek onlara kalmıştır. Seyirci çoğunlukla zevklerinin benzediği bir eleştirmen seçer ve onun tavsiyelerini takip eder (ya da etmez). Hatırlayın, seyirci eleştirileri görmezden gelerek We Will Rock You temsiline akın etti ve şov tam manasıyla salladı!

Tiyatro oyunları perde kapanınca yok olur. Bu nedenle biz eleştirmenler, kayıtdışı tarih tutan belgecilerizdir de. Yani eleştirinin başka bir önemli etik sorumluluğu da oyuncuların, sahnenin ismi gibi kimlik bilgilerini vermesidir.

Profesyonel sorumluluklara da değinelim. Yazınızı göndereceğiniz yerde muhtemelen vuruş kısıtlaması olacağı için sade, net cümleler kurmanız yararınıza olur. Örneğin ben US Magazine için 90-110 kelime arasında yazabiliyorum. Bu bazı yayınlarda 1000 kelimeye kadar çıkabiliyor ancak ortalama olarak 250-300 kelime yazmanız gerekir. Bu kısıtlama içinde bilgi aktarımından düşünce üretimine bir yol izlemeli ve bu iki konuyu iyi dengelemelisiniz. Biraz soyut görünebilir ama belki de tüm bunlardan önemlisi, oyunun duygusunu ve atmosferini iyi betimlemeniz ve farklılığını ya da sıradanlığını ortaya koymanızdır. Bir eleştiri yazısı bu izlenimlerle birlikte eserin tarzını da belirtmeli dramatik bir oyun mu, müzikal mi, trajedi mi, komedi mi gibi bilgiler vermelidir. Eğer oyunda tanınmış bir isim varsa, ona daha çok yer ayırın. Böylece okuyucunun ilgisini çekme şansınız da artacaktır.

Çoğu insanın soracağı ilk soru eserin konusudur. Bu nedenle eleştiri yazısında eserin ne hakkında olduğundan bahsetmeniz gerekir. Ben fazla ayrıntıya girmemeyi tercih ediyorum. Eserin sürprizini kaçırmamaya özen gösterilmeli. Açılış paragrafı oyundan bahsetmek için yeterlidir ancak eğer gerekiyorsa bir paragraf daha bahsedebilirsiniz.

Eleştirisini yazdığınız Shakespeare gibi ünlü bir yazarın oyunuysa belki konusuna daha az yer ayırabilirsiniz. Ancak asla okuyucularınızın oyunu bildiklerini varsaymayın. Her ne kadar ünlü bir oyun olursa olsun, daima yeni bir tiyatro okuyucusuna denk gelme ihtimaliniz vardır.

Sonuçta, düşüncenizi belirtmeniz için size ödeme yapılıyor: oyun iyi miydi, kötü mü? Bu nedenle bir karara varın ve kaçamak ifadeler kullanmayın. Ancak sadece iyiydi ya da kötüydü diyemezsiniz, bu karara nasıl vardığınızı da belirtmeniz gerekir.

Okuyucu kitlenizi tanıyın: ulusal bir gazeteye yazacaksanız çok çeşitli kitleyle, benim gibi The Stage’de yazacaksanız, doğrudan tiyatroyla ilgilenen okuyucuyla karşı karşıyasınız demektir.

Yakın zamanda The Times’ın en iyi 100 sanat twittercısı listesine girdiğimi gururla söylemeliyim (gerçi bir numara Lady Gaga oldu ama bu piyasanın önceliklerini hepimiz biliyoruz!). Oyundan çıkıp evime döndüğümde, gördüğüm şey hakkında anlık tweetler atıyorum. Tabii ki 140 karakter kısıtlamasıyla söylenebilecek çok şey yok ancak birkaç tweet üst üste atıyorum ve diğer insanlarla aramızdaki inanılmaz etkileşimi keşfediyorum!

Bana kalırsa Twitter eleştirmenlik yolculuğuna başlamanız için mükemmel bir yer. Kısa ve net olmayı öğrenip aynı zamanda düşüncelerinizi yayınlayabiliyor ve başkalarıyla tartışabiliyorsunuz!

1 Old Vic Tunnels, Londra’da eski bir tren istasyonu tünelinde açılmış bir sanat, performans merkezi ve Penny Arcade: Parlak Kalktak! Lezbiyen! Faghag! Orospu! burada sahnelenen bir şov.

 

Mark Shenton – Advice to a younger theatre critic