SİNEMADA İRONİNİN İRONİK SONU! / YAŞAM KAYA

Walter Benjamin, tiyatroda sahnede duvarda asılı olan bir saat için ortamın gerilimli geçeceğine işarettir; sinema için ise, oyuncunun nesne ile olan ilişkisi ve nesne üzerine kurulu oyunu, genel olarak yaşamın materyalist betimlemesini oluşturabilir, sinema bu yönüyle devrimci bir nitelik taşıyabilir, der. Tiyatro ve sinema sanatlarının çağımız dünyasında oyuncu açısından bütünlük taşıdığını düşünürsek, W. Benjamin’in söylediklerini içinden geçtiğimiz günler için daha iyi yorumlayabiliriz.

Peter Sellers, Avrupa Sineması’nda kendine özgü çığır açarken tiyatro ile sinema üstüne yeni yapılanmalar inşa etmişti. Sellers, tiyatro ile başlayan sanatsal yolculuğunda, oyuncunun sahnede neyi gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceğine net biçimde karar verdiği için, komedi ve mizah alanında büyük işlere imza attı. Pembe Panter karakteri ile adını sanat dünyasına altın harflerle yazdıran sanatçı, “nesne” ile “söz” arasında nasıl ironi yapılabileceğini net biçimde göstermiştir. Sözü, zihinle kısıtlı zaman darlığından çıkarmak için, nesnenin gücünü sahnenin önüne itmiştir. Yani oyuncu için ironik bir dilin, anlatılan konuyu aktarımda yetersiz kaldığı açıktır.

Sahnede Nesnesiz Söz Kifayetsiz?

Walter Benjamin’in sanatçıya biçtiği “devrimci” misyon, seyirci ya da kamera karşısına geçen oyuncunun asıl kişiliğini oluşturması gerekirken, çağımız oyuncuları için durum hiç de böyle değil. Sadece akıl mantığına dayalı espri üreten ya da anlatmak istediği karakteri sözcüklerle dile getirme yanlışına düşen oyuncular için mizah anlayışı konservatif bir hale dönüşmüştür. Dünyada mizah anlayışı Hollywood ve Avrupa’da politik bir çizgiye doğru kayarken Türkiye için aynı gerçeği maalesef söyleyemiyoruz. Hiçbir şekilde nesnenin gücünü kullanamayan yığınla sanatçı ülkede türerken, söze (küfre) dayalı ironi, mizah anlayışı tırmandıkça tırmanıyor.

Steve Martin, George Clooney, Steve Carell, Adam Sandler, Kevin James, Jean Reno, Gerard Depardieu, Rob Schnedier… gibi dünyanın en iyi ironi üreten sanatçılarına baktığımız zaman, ülkemizde ironi üretmeye çalışan sanatçıların ne derece sahte işler yaptıklarını anlarız. George Clooney ‘Hail, Cesar’ filminde 1950’li yılların Hollywood film sektörünü ‘saf’ bir karakterle komedi eleştiri yağmuruna tutup, dönemim McCarthy’ci faşizan yapısına ağır darbe vurdu. Özellikle senaristlerin toplu halde sol isyanı filme korkusuzca yansıdı. Cohen Kardeşler’ in yönetiminde gözünüzden yaş gelene kadar kahkaha atıp, konuda Soğuk Savaş’ı damarlarınıza kadar hissediyorsunuz. Jean Reno “Korsikalı” filminde, sosyalist bir örgüt içinde bağımsızlık mücadelesi veren bir halkı anlatırken; Adam Sandler “Zohan’a Bulaşma” filminde dini faşizme ağır bir ironi ile saldırmıştır. Söze dayalı olmayan, nesnelerin gücünü kullanan bu filmlerde, objeler sanatçıların anlatı gücünü kat be kat arttırmıştır. Devrimci bayraklar bir örgütün en savunmasız halini gösterirken, savaşmak için üretilen bir roketatar komedinin nirengi noktası olabilmiştir. Ya da bir köpeğe verilen isim tüm anlatının özetini bizlere sunmuştur. Saydığımız oyuncuların teatral olarak yaptıkları işler de aynıdır. Rob Schnedier’ın Broadway’de oynadığı “Zambak” oyununda duvarda asılı olan bir saat ırkçılığı tüm detaylarıyla anlatmıştır. Komedi, oyuncunun hem sözlerinde hem de kullandığı objelerde açıklıkla seyirciye aktarılırken, kitsel bir ruhu canlı tutabilmiştir.

Türkiye’deki Sanatçıların Durumu?

Türkiye’de mizah, ironi, komedi yapmaya çalışan sanatçılar var (!) Tiyatro ve sinemada kendisini oyuncu – sanatçı olarak addeden insanların çoğunluğu söze dayalı iş yaptıkları için, nesneye dayalı eylem devamlı arka planda kalıyor. Söylediğimizi biraz açarsak; ironiyi siyasi bir güç haline dönüştürmeyen, toplumsal bir bilinç oluşturmayan oyuncular bilinçsizce işlerini sürdürürken, salt küfre dayalı tiyatro ve sinema komedi endüstrisi sahnelerde, perdelerde anlamsız işler üretmeyi sürdürüyor. Siyasi bilinçten yoksun isimler toplumun ironi kültürünü ayaklar altına alıyor. Şafak Sezer, Şahan Gökbakar, Özgürcan Çevik, Ata Demirer gibi popüler kültüre hitap eden komedyenler (!) aslında komedi üretmeden yoksun, toplumsal ahlaki değerleri tüketmekten başka iş yapmıyor. Alt kültür ezikliğinin simgesel eylemlere dayalı bütünsel aktarımı bu sözde komedyenlerin karakterlerinde açıkça görülür. Burada Cem Yılmaz’ı biraz bu eleştirinin dışında tutabiliriz. Politik çizgisini filmlerine yansıtmasa da, ince esprilerle bazı noktaları insanların zekasına göre ayırt edici hale dönüştürebiliyor. Ayrıca ‘piyasa işler’ diye adlandırılan filmlerde de aynı çerçeveyi görmek mümkün. Bu isimler konservatif komedi ikonları olarak nesnelerini kaybetmişler. Oyuncunun söze ve küfre dayanarak ürettikleri asla komedi olamaz. Ayrıca ironi kültürü kazanamayan toplumsal yığınlar bu tip sanatçılarla bir adım yol alamaz. Avrupa ve Amerika tiyatrosu-sineması yazdıklarımızın aksine, aydınlanmış komedyenleri ile toplumsal ironide devrim sayılacak işlere imza atmaya devam ediyor. İşte tuhaf olan asıl gerçek bu!

Walter Benjamin’in bahsettiği devrimci ruhla kendisini ifade eden sanatçılar dünyanın ileri düzeyde kapitalist ülkelerinde bulunuyor. Türkiye’de politikadan uzak, siyasi argümanlarla insanları sömürmenin peşinde, para kazanma hırsıyla hareket eden komedyenler oldukça tiyatro ve sinema hiçbir zaman kitlesel ruhları harekete geçiremez! Yani bir Peter Sellers gibi ‘Parti’ filminde ‘ama siz beyazlar da ikiyüzlüsünüz!’ cümlesini asla sinema sektöründe duyamayacağız. Durum bu denli vahim olunca, söz ve nesne hareketini kavrayan sanatçıları uzun bir süre daha sahnelerde göremeyeceğiz. Tiyatroda ve sinemada ironi kültürümüz gitgide eriyerek, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacak…

Reklamlar