Otuzuncu İstanbul Tiyatro Festivali’nin açılışından kısa süre sonra, Atatürk Kültür Merkezi’nin tiyatro sahnesinde beliren Rüzgâr Ağacı, Fernando Melo’nun 2023’te Danish Dance Theatre için yarattığı ve bu kez İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin MDTistanbul kadrosuyla yeniden hayat bulan çağdaş dans yapımı. Brezilyalı koreograf, Danimarkalı ressam Vilhelm Hammershøi’nin o soluk, içe dönük, sırtını bize dönmüş figürlerle dolu odalarından hareket ederek bir dünya kurmuş; duvarların, kapıların ve ışığın sürekli yer değiştirdiği, bedenlerin bir görünüp bir kaybolduğu, zamanın ağır çekime büründüğü bir dünya.
Sahne, Hammershøi’nin tuvallerindeki gibi hem tanıdık hem de tekinsiz. Gri ve soğuk tonlar, alçak tavanlı odalar, bir masa, bir lamba, bir sandalye… Bunlar sıradan bir evin parçaları gibi duruyor, oysa ışık ve mekân her an kayıyor, duvarlar kayıyor, figürler kayıyor. Dansçılar yerçekimine meydan okuyor; bazen tavandan sarkıyor, bazen yere yapışıyor, bazen birbirlerinin üzerinden geçerken birbirlerini tutuyor ya da bırakıyor. Melo, sahne tasarımını (Raphael Frisenvænge Solholm ile birlikte) koreografinin bir uzantısı haline getirmiş: mekân sadece bir arka plan değil, bedenin kendisi kadar hareketli ve yanıltıcı. Bu yüzden izleyici, “gerçekten ne oluyor” diye sormaktan çok, kendi bakışının nasıl yanılabildiğini deneyimliyor.
Signe Lykke’nin bestesi ve Copenhagen Phil’in kaydı, bu görsel yanılsamayı destekliyor. Müzik ne dramatik bir anlatı dayatıyor ne de tamamen soyut bir zemin bırakıyor; sessizliğin içinde nefes alan, genişleyen ve büzülen bir doku. Dansçılar –Anna Viktoria Zesakes, Berk Can Ceylan, Bianca Cerioni, Chiara Giorda, Demet Aksular ve kadronun diğer üyeleri– bu dokunun içinde büyük bir incelik ve disiplinle hareket ediyor. Ağır çekim gibi görünen anlar aslında yüksek bir bedensel kontrol gerektiriyor; yerçekimine karşı duruşlar, kaybolmalar ve yeniden belirmeler, teknik bir gösteriden çok, bir varlık halinin araştırılmasına dönüşüyor.
Rüzgâr Ağacı’nın gücü, anlatmak istememesinde. Melo’nun kendi sözleriyle de örtüşen biçimde, eser bir ağacın rüzgârda eğilmesi gibi, insanın çevresi tarafından biçimlendirilmesini, başkalarıyla kurduğu ve kopardığı bağları, yalnızlığın ve sessizliğin içindeki gerilimi ima ediyor. Hammershøi’nin sırtı dönük figürleri gibi, sahnedeki bedenler de bize bakmıyor çoğu zaman; biz onları izlerken aslında kendi bakışımızın sınırlarını fark ediyoruz. Her sahne birden fazla okumaya açık. Kimine göre yalnızlığın estetiği, kimine göre insan ilişkilerinin kırılganlığı, kimine göre de sadece görsel bir hipnoz.
Bu soyutluk hem eserin en güçlü yanı hem de en riskli noktası. Altmış dakika boyunca kesintisiz süren yapım, izleyiciyi aktif kılmayı başarıyor; pasif bir seyirci kalmak mümkün değil. Ancak aynı soyutluk, bazı anlarda yoğunlaşmayı zorlaştırabiliyor. Müzik ve ışık kimi geçişlerde atmosferi mükemmel taşırken, bazı tekrarlar temponun yavaşlığını hissettiriyor. Yine de MDTistanbul dansçılarının yorumu, esere yeni bir bedensel derinlik katmış; Melo’nun da vurguladığı gibi, her kadro eseri yeniden yazıyor.
Festivalin otuzuncu yılında İDOB ile yapılan bu ortaklık, sadece bir gösteri değil, kalıcı bir üretim vaadi taşıyor. Rüzgâr Ağacı, 2027’de de repertuvarda kalacak. Hammershøi’nin o sessiz odalarından çıkıp İstanbul sahnesine ulaşan bu rüzgâr, bedenlerin eğildiği, mekânın kaydığı, sessizliğin konuştuğu bir alan açıyor. Ve o alanda herkes, kendi eğilme biçimini buluyor.
yaşam.kaya@gmail.com
