Olivia Wilde’ın yönettiği The Invite (Davet), bir akşam yemeği sohbetinin sınırlarını hızla aşıp evliliğin, arzu’nun ve performansın en savunmasız katmanlarına inen bir oda tiyatrosu gibi çalışıyor. Cesc Gay’in Los vecinos de arriba oyunundan ve onun 2020’deki Sentimental (The People Upstairs) filminden uyarlanan bu İngilizce yeniden çevrim, neredeyse tamamen tek bir San Francisco apartmanında geçen, dört karakterli bir odacık parçası. Ama tiyatral kökenini sinemaya taşırken Wilde, diyalogların ritmini ve karakterlerin bedensel gerilimlerini öyle organik bir şekilde yönetiyor ki, film “filmlenmiş tiyatro” olmaktan çıkıp gerçek bir psikolojik farce’a dönüşüyor.
Seth Rogen’ın Joe’su, hayal kırıklığına uğramış bir müzisyen; konservatuarda bando öğretmenliğine razı olmuş, depresif, sırt ağrıları psikomatik, sürekli şikâyet eden bir adam. Olivia Wilde’ın Angela’sı ise tam tersi bir uçta: insanları memnun etme takıntısı olan, komşuları etkilemek için sofrayı abartılı hazırlayan, “presence” kelimesini neredeyse kutsal bir sıfat gibi kullanan bir kadın. Üst kattaki Piña (Penélope Cruz) ve Hawk (Edward Norton) ise onların negatif imgesi gibi duruyor. Piña seksolog ve psikoterapist; Hawk eski itfaiyeci. İkisi de cinsel olarak özgür, duygusal olarak dengeli, “aydınlanmış” bir açık ilişki içinde yaşayan, sex party’lere katılan bir çift. Joe, her gece tavandan gelen o seslerden deliye dönüyor; Angela ise o sesleri kıskanıyor, kesilmesini istemiyor.
Filmin psikolojik motoru tam burada devreye giriyor. Üst kattaki çift, alt kattakiler için hem bir ayna hem de bir tehdit. Onların gürültülü, utanmaz cinselliği, Joe ve Angela’nın kendi evliliklerinde bir yıldır sekse yanaşmamalarının, birbirlerine karşı biriktirdikleri sessiz düşmanlığın ve “normal” görünme çabasının ifşası haline geliyor. Piña’nın ilerleyen saatlerde ortaya attığı partner swap / grup seks önerisi, sadece erotik bir kışkırtma değil; aynı zamanda bir teşhis. “Ya ilişkinizi yeniden icat edin ya da bittiğini kabul edin” diye özetlenebilecek o müdahale, oda içinde bir terapi seansına dönüşüyor. Cruz bu rolü tam da kendi “presence”ıyla oynuyor: utanç duymayan, gözlemleyen, gerektiğinde yumuşakça yüzleştiren bir figür. Norton’un Hawk’ı ise daha az gösterişli ama etkili; kendine güvenen, biraz guru, biraz da sakin bir tanık.
Rogen’ın performansı burada özellikle çarpıcı. Onun o alışık olduğumuz “stoner” komedisini, bu kez kırılgan, içine kapanık, sürekli savunmada olan bir adamın bedenine oturtması, filmin en güçlü tarafı. Wilde ise hem yönetmen hem oyuncu olarak Angela’nın nörotik enerjisini, kıskançlığını ve arzuyu bastırma çabasını abartmadan ama net çiziyor. Filmin en zayıf noktası belki de üçüncü perdenin bazı duygusal dönüşlerini biraz aceleci hissettirmesi; ama bu, genel dengeyi bozmuyor.
The Invite, Who’s Afraid of Virginia Woolf? ile vintage Woody Allen arasında bir yerde duruyor demek yanlış olmaz; ama o acımasız yıkımı, daha yumuşak, daha çağdaş ve daha “milenyum” bir psikolojik çerçeveye yerleştiriyor. Evlilik burada sadece bir kurum değil; bir performans, bir projeksiyon alanı ve bastırılmış arzunun sessiz intikam mekanizması. Üst kattan gelen o ses, aslında alt kattaki çiftin kendi sessizliğinin yankısı. Finalde Joe’nun piyanoya oturması ve Angela’nın ona katılması, ayrılık kararından sonra gelen o belirsiz nota, filmin en dürüst anı: ne tam bir kurtuluş ne de tam bir yeniden doğuş; sadece yüzleşmenin ardından kalan o kırılgan, hâlâ açık bir ihtimal.
Wilde, bu hikâyeyi tiyatral kökenine sadık kalarak ama sinematik bir ritimle anlatmış. Sonuç, hem komik hem de rahatsız edici derecede tanıdık bir psikolojik portre: modern evliliğin, “her şey yolunda” görünme takıntısının ve bastırılmış arzunun, bir akşam yemeği sohbetinde nasıl çökebileceğinin anatomisi.
yaşam.kaya@gmail.com

