Bir Kadının Hayatı – La Vie d’une femme (2026): “Yüzü Onaran, Kadının Kendi Çatlakları!” / YAŞAM KAYA

Charline Bourgeois-Tacquet, 2021’de Anaïs’in Aşkları ile dikkat çeken o hafif, sözcüklere yaslanan, neredeyse marivaudage kokan ilk uzun metrajının ardından, beş yıl sonra Cannes Ana Yarışma’ya bir kadın portresiyle geri döndü. Bir Kadının Hayatı (La Vie d’une femme), Filmekimi 2026’da gösterilen bu film, yönetmenin önceki çalışmasından hem süreklilik hem de net bir sapma taşıyor. Bu kez kamera, otuzlu yaşlardaki savruk bir kadının aşk dolambaçlarından çıkıp, ellili yaşlarında, çocuk sahibi olmayı bilinçli olarak reddetmiş, kamu hastanesinin çöküşünün tam ortasında ayakta durmaya çalışan bir cerrahın üzerine kilitleniyor. Ve bu kilitlenme, filmin hem en büyük gücü hem de sınırlarının kaynağı oluyor.

Gabrielle (Léa Drucker), Paris’te (çekimler Lyon ve çevresinde yapılmış) bir kamu hastanesinde maksillofasiyal cerrahi servisinin şefi. Yüzü bozulmuş, kazadan ya da kanserden çıkan yüzleri yeniden inşa ediyor; hastalara bir yüz, dolayısıyla yeniden bir sosyal varlık kazandırıyor. Çalışma temposu neredeyse askeri: bütçe kesintileri, sürekli taşınmalar, acil müdahaleler, idari yük. Çocuk yok, çünkü istememiş. Kocası Henri (Charles Berling) var, seviliyor da. Alzheimer’lı annesi Arlette (Marie-Christine Barrault) var, onun bakımını üstlenmiş. Bir yeğen var, desteklediği. Arkadaşı ve meslektaşı Kamyar var. Hayatı, kendi kurduğu bir denge üzerine oturmuş gibi görünüyor; ta ki romancı Frida (Mélanie Thierry) servise gelip onu gözlemlemeye başlayana kadar. Frida, Gabrielle üzerine bir roman yazacak. Gözlem, yavaş yavaş bakışa, bakış da sarsıntıya dönüşüyor.

Film on bir bölüme ayrılmış. Bu yapı, Joachim Trier’nin Julie (en 12 chapitres)’ını çağrıştırsa da, Bourgeois-Tacquet’nin niyeti daha çok bir kadının “kimle konuştuğuna göre farklı kişi olduğunu” göstermek. Gabrielle, kocasıyla, annesiyle, hastasıyla, Frida’yla aynı kadın değil. Yönetmen, aşırı dramatik çatışmalardan kaçınmak istemiş; üç hafta, üç ay atlayan elipslerle, izleyicinin bazen yetişmeye çalıştığı bir hayat akışı kurmuş. Sonuç, hem romanvari hem de parçalı bir portre. Açılış sahnesi bile bunu ilan ediyor: neredeyse soyut, yakın plan bir ten, bir sevişme parçası. Kim, ne, ne zaman olduğu hemen belli değil. Film, bu parçaları bir araya getirmeye çalışıyor.

Léa Drucker, filmin omurgası. Gabrielle’i ne kahraman ne de kurban olarak oynuyor. Mesleğinde kararlı, özel hayatında kontrollü, ama Frida’nın karşısında birden beceriksizleşen, çekingenleşen bir kadın. Drucker’ın yüzü, yönetmenin de itiraf ettiği gibi, filmin neredeyse sürekli odağında. Mikro ifadeler, bakışın bir milim kayması, telefona bakış şekli, yorgunluğun omuzlara çöküşü… Bunlar, abartılı bir oyunculuk yerine, bir bedenin gerçekten yaşadığı yoğunluğu taşıyor. Elli beş yaşında, hâlâ arzulayan, hâlâ karar veren, ama her kararın bir bedeli olduğunu bilen bir kadın. Avrupa sinemasında olgun kadınlara hâlâ daha çok yer açıldığı doğru; Drucker da bu alanı dolduruyor. Marie-Christine Barrault’nun annesi, hafızası silinen, kızıyla arasındaki karmaşık geçmişi artık net hatırlamayan bir kadın olarak, filmin en dokunaklı yan katmanlarından birini oluşturuyor. Charles Berling ise ihmal edilmiş koca rolünü, ne aşırı mağdur ne de gülünç kılmadan tutuyor.

La Vie d’une femme film

Filmin en sağlam olduğu yer, kamu hastanesinin çöküşü ve Gabrielle’nin bu çöküşün içindeki konumu. Bütçe kesintileri, yıpranmış altyapı, sürekli koşuşturma… Bourgeois-Tacquet, önceki filminin daha “oda içi” ve sofistike dilinden çıkıp, daha gerçekçi bir sosyal dokuya giriyor. Gabrielle, yüzleri onaran biri olarak, kendi hayatının çatlaklarını da onarmaya çalışıyor. Ama film, onun mesleğini yeterince uzun ve somut göstermiyor; daha çok anlatıyor. Bu da, “işine bedeni ve ruhuyla adanmış kadın” iddiasını biraz soyut bırakıyor. Yönetmen, bir kadın cerrahın yanında zaman geçirerek senaryoyu yazmış; niyet samimi. Sonuçta ortaya çıkan portre ise, tam anlamıyla radikal değil. Bourgeois-Tacquet, karakterini “hiçbir şeye indirgenemez” kılmak istemiş; Gabrielle ne sadece anne ne sadece eş ne sadece doktor. Bu indirgenemezlik, filmin hem erdemi hem de bazen dağınıklığının nedeni.

Noé Bach’ın görüntüsü, yakın planlara ve yüzlere yaslanıyor. Mekânlar olabildiğince geri planda tutulmuş; çünkü asıl mesele, Bourgeois-Tacquet’nin deyimiyle “mahremiyetin kalbi”. Film, burjuva Fransız sinemasının tanıdık tuzaklarına (rahat daireler, dağ kaçışları, entelektüel sohbetler) tamamen düşmüyor ama tamamen de kurtulmuyor. Film doğru yapılmış bir nebze unutulabilr ama Drucker’ın performansını ve olgun bir kadının arzu ve sorumluluk arasındaki gerilimini öne çıkararak vurucu hale dönüşmüş. Bir Kadının Hayatı, büyük bir keşif değil; ama elli beş yaşında, çocuk sahibi olmamış, işini merkeze koymuş, yine de beklenmedik bir bakışla sarsılan bir kadını ciddiye alan bir film. Cannes’da Palme ve Queer Palm yarışında yer alması, bu ciddiyetin fark edildiğini gösteriyor.

Filmekimi’de izlediğimiz filmin değerli tarafı, belki de şu: Hayat, ne kadar titiz kurarsanız kurun, çatlaklardan sızıyor. Gabrielle yüzleri onarıyor; kendi yüzü ise, Drucker’ın bakışında, biraz daha uzun süre açık kalıyor. Bu da, az şey değil.

yasam.kaya@gmail.com